Giriş
Program, bir siyasi partinin kendi dışındaki nesnelliği nasıl değerlendirdiğini ve söz konusu nesnelliği nereye doğru, hangi araçlar ve toplumsal dinamiklerle dönüştürmek istediğini gösteren siyasi bir metindir.
Bu anlamıyla program ne saf teorik bir metindir ne de bir siyasi kampanya metni. Teori, siyasi hedeflerin gerekçelerini ve nasıl gerçekleştirileceklerini tespit etmede ve sunmada yardıma çağrılır. Öte yandan program siyasi hedefe, doğrultuya işaret eder ama bu siyasi hedefe yürünürken karşılaşılan her somut durumda ne yapılması gerektiğinin açılıp okunacağı bir katalog da değildir. Programdan ne akademik bir titizlikle gerçekleştirilen eksiksiz bir nesnellik çözümlemesi beklenebilir ne de her somut duruma hazır cevaplar üretmesi.
Bu söylenilen programın kalıcılığı için kritik önemdedir. Hedeflerinde, yönteminde ve ülkede / dünyada köklü değişiklikler olmadığı sürece bir siyasi hareketin programında değişiklik yapmaya ihtiyaç duymaması, söz konusu siyasi hareketin tutarlı bir siyasi hatta sahip olabilmesi için kaçınılmazdır. Bu nedenle program, dönemin ve ülkenin / dünyanın, partinin hedefiyle ilgili temel özellikleri ve dinamikleri ile ilgilenir. Nesnelliğin değişik yanları, işaret edilen hedefe nasıl bir yoldan, hangi güçlerle yürüneceğini sergilemeye yardımcı olduğu ölçüde programın ilgi alanına girer. Örnek vermek gerekirse, toplumu dönüştürmeye yönelik olarak tüm toplumsal hareketlere eşit ağırlık tanıyan bir siyasi partinin çevreci hareketin sorunları ya da örgütlenmesi ile uzun uzun ilgilenmesi anlaşılabilir; ama sınıf çözümlemeleri ile hareket edip işçi sınıfının iktidarını hedefleyen bir partinin, bu hedefe ulaşmada çevreci harekete tanıyacağı ağırlık da kaçınılmaz olarak işçi sınıfını iktidara taşımada ne kadar kaldıraç rolü üstlenebileceği ile ilgili olacaktır.
TKP programı ülkemizde işçi sınıfının önündeki devrimci adımı sosyalist devrim olarak tanımlamaktadır. TKP sosyalizmi önceleyen bir ara aşama gerekliliği yaklaşımını reddetmektedir. Sosyalizmin bir toplumsal yapı olarak inşası anlamına gelen toplumsal devrim, siyasi iktidarın işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesini sağlayacak olan siyasi devrimi izleyecektir. Partimiz bu anlamda bütün mücadelesinde iktidar perspektifiyle hareket eder, strateji ve taktiklerini siyasal devrimi yakınlaştırmayı gözeterek belirler.
TKP’nin sosyalist devrimci programı, önemli bir yenilikle birlikte doğmuştur. 1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin ve sosyalist bloğun çözülmesi, sosyalizmin dünya çapında geçici bir yenilgi alması bu yeniliğin temel nedenidir. Geçmişte sosyalizm mücadelesini besleyen üç önemli kaynaktan, kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfının mücadelesi, sosyalist blok ve ulusal kurtuluş hareketlerinden ikincisi bugün artık yoktur; sonuncusu ise çoğu örnekte, sosyalist bloğun yokluğunda artık bir kurtuluş hareketi olmaktan çıkmış, emperyalizmin planları dâhilinde şekillenen ve onun değirmenine su taşıyan hareketlere dönüşmüştür. Sosyalist bloğun yokluğu durumunda ve işçi sınıfı hareketiyle bir ortaklığa gidilemediği oranda ulusal hareketlerin kapitalizmin sınırlarını aşması beklenemez. Komünistler ulusal hareketlere de sosyalist devrimin penceresinden bakarlar. Söz konusu ulusal harekete karşı konumlarını, işçi sınıfı iktidarını yaklaştırdığı ya da uzaklaştırdığı kıstasına göre belirlerler.
TKP programı yukarıda değindiğimiz “kalıcılık” özelliği açısından testten başarıyla geçmiş bir belgedir. 1991’de yazılan ilk taslakta “sosyalizm programı” bölümü birçok kez redaksiyondan geçmiş olmakla birlikte temel yapısını korumaktadır.
Öte yandan parti programımızın “sosyalizm programı” bölümünü önceleyen kısmı zaman zaman kökten değiştirilmiştir. Bu bölümün Türkiye ve dünya analizini merkeze koyarak oluşturulduğu dönemler olduğu gibi, böyle bir bütünlüklü siyasal analiz yerine kimi siyasal vurguların esas alındığı dönemler de söz konusu olabilmiştir. Bu açıdan kendi deneyimimiz belirli bir gelenek oluşturmuş bulunmaktadır. Parti konferans ve kongreleri, gerektiğinde programın ilk bölümünü, mücadelenin dönemsel gerekleri doğrultusunda yenileyecektir.
Aşamacılık veya İktidardan Kaçış
Var olan nesnelliğe köklü bir itirazı olmayan bir siyasi partinin hedefi, durumu muhafaza etmek ya da eldeki çerçeve içerisinde iyileştirmek olacaktır. Böyle bir siyasi partinin esas olarak kurulu düzenden çıkarı olan kesimlerin onayını almayı ve zarar gören kesimleri ikna etmeyi hedefleyeceği açıktır. Bunlar içerisinde sınıfların varlığını kabul edenler olsa bile önerebilecekleri en ileri model, sınıfların bir arada barış içinde yaşayabileceği bir çerçevedir. Sınıf mücadelesi, kişilerin niyetlerinden bağımsız nesnel bir gerçeklik olduğu için bu model aslında, kavgaya tutuşmuş tarafları ayırma görüntüsü altında, işçi sınıfının elini kolunu bağlamaktan başka bir anlama gelmez. Burjuva partilerin programlarında, düzenin temel tercihleri söz konusu olduğunda belli başlı bir farklılık olmamasının (serbest piyasa, AB, NATO, özelleştirmeler, ABD üsleri vb.), sınıfsal ayrımların üzerini örten ve burjuvazinin çıkarını tüm toplumun çıkarıymış gibi sunan dilinin temelinde böyle bir kaygı yatar.
Kurulu düzene söylem düzeyinde de olsa, cepheden itiraz yönelten siyasi partilerin ise egemen sınıfların çıkarlarıyla bir ilgisinin olmaması beklenir. Bununla birlikte düzen dışı niyete ya da söyleme sahip siyasi yapıların programlarında da kimi farklılıklar vardır. Bu farklılıklar yeni bir toplumsal yapının kurulmasında nasıl bir yol izleneceği ve hangi araçların kullanılacağı ile ilgilidir.
Yeni bir toplumsal yapının kurulmasında siyasi iktidarın ele geçirilmesini bir zorunluluk olarak görmeyen, bunun yerine toplumsal örgütlenmelerin (eşit önem atfedilmek üzere çevreci hareket, feminist hareket, küreselleşme karşıtı hareket, barış hareketi, işçi hareketi, koruma güzelleştirme dernekleri vs.) güçlendirilmesini öneren yaklaşım bunlardan biridir. Sivil toplumcu, liberal solun yaklaşımı bu hat üzerindedir. Sınıf karşıtlığının yerini devlet karşıtlığının aldığı bu yaklaşımda merkeze devletin etkisinin azaltılması konulur; tüm kötülüklerin anası olarak devlet görülürken sivil toplum özgürlükler alanı olarak kutsanır. Burada gözden kaçırılan devletin sınıfsal özü ve sınıf mücadelesinde devletin -bütün önemine rağmen- egemen sınıfların kullandığı araçlardan sadece bir tanesi olmasıdır. Diğer yandan kutsanan sivil toplum ya da devlet dışı örgütlenmelerin içerisinde egemen sınıfların kullandığı pek çok başka araç da vardır (medya, eğitim sistemi, patron örgütleri, gerici örgütlenmeler vb).
Yeni bir toplumsal yapıya giden yola dair bir diğer yaklaşım ise ülkedeki ekonomik yapının geri kalmışlığını, bağımlılığını ya da işçi sınıfının örgütlülük ve bilinç düzeyindeki geriliği gerekçe göstererek sosyalist bir iktidarın öncesine ara aşama (demokratik devrim, ileri demokratik devrim vs.) koymaktır.
Bu durum kendisini program yaklaşımlarında asgari program – azami programayrıştırmasıyla somutlar. Ara aşamada, ulusal sorunun çözülmesi, emperyalizmden bağımsızlığın kazanılması, kapitalizm öncesi ekonomideki ya da toplumsal yaşantıdaki kalıntıların temizlenmesi, kapitalizmin ve bununla birlikte işçi sınıfının gelişmesi, demokratik hakların kazanılması gibi, tarihsel olarak sosyalizm öncesinde çözülmesi gerektiği düşünülen görevler tamamlanacaktır. Ya da böylesi bir ara dönemin, işçi sınıfının örgütlülüğünün ve siyasi bilincinin geliştirilmesi için gerekli olduğu düşünülür.
Burjuvazi siyasi iktidarı aldığı andan itibaren gericileşmiştir. Ekonomik olarak giderek güçlendiği ve artık siyasi iktidarı da istediği ilk dönemde, feodalizmin egemen sınıflarıyla hesaplaşmada işçilerin desteğine ihtiyaç duyan burjuvazi, devrimci kitle hareketlerinin kendisini tehdit edebileceğini fark ettiği andan itibaren demokratik taleplerinden de işçileri mücadeleye taşıyan yöntemlerden de vazgeçmiştir. Burjuvazinin eski egemen güçlerle, geleceğin devrimci güçlerine karşı ittifak kurmasına çok sık rastlanır.
Olağan dönemlerde değişik kesimleri arasında bir çelişki ve mücadele olsa bile, burjuvazi, sistem işçi sınıfı tarafından tehdit edildiği anlarda blok olarak davranmayı iyi bilir. Burjuvazi de sınıf mücadelesi içinde deneyim kazanmıştır ve işçi sınıfı karşısında tek vücut davranır. Dolayısıyla burjuvazinin herhangi bir kesimi ile ittifak arayışı eğer ihanetten kaynaklanmıyorsa körlüktür. Bu denilen elbette ki, zaman zaman özellikle siyasi alanda kendini gösteren burjuvazinin değişik aktörleri arasındaki çatlakları görmezden gelmeye neden olmamalıdır. Ancak bu çatlaklardan yararlanarak bağımsız bir işçi sınıfı siyaseti üretmek başka bir şeydir, burjuvazinin herhangi bir kesimiyle ittifak kurmak başka bir şey.
Peki, ülkeyi demokratikleştirmenin, burjuvazi ile ittifak dışında bir yolu var mıdır? Bu soruya genelde köylülük ya da küçük burjuvaziyle ittifak biçiminde yanıt verilir. Buna göre, sosyalist devrim tek başına işçiler tarafından gerçekleştirilemez. Burada üst üste iki yanlış vardır.
İktidarı alma sürecinde işçi sınıfı kendisi dışındaki emekçi katmanları da kendi bayrağı etrafında toplayabilir ve aslında buna zorunludur. İşçi sınıfının başarması gereken, söz konusu emekçi katmanların kurtuluşunun da ancak bir sosyalist iktidar ile mümkün olabileceğine, bu kesimleri ikna etmektir. Sosyalizm işçi sınıfının dışındaki çeşitli emekçi kesimlerinin hedefi haline getirilebilir. İşçi sınıfı dışındaki çeşitli emekçi kesimlerin siyasal mücadelede ille de sosyalizm dışı bir amaca yönelmeleri diye bir toplumsal yasa yoktur.
İşçi sınıfına ve öncü partisine düşen “sırasını beklemek” değil, sosyalizme başka toplumsal güçleri katabilmeyi temin edecek stratejiyi geliştirmek, buna uygun pratik mücadeleleri örgütlemektir.
Bu görev, programın sahip olması gereken kalıcı ve genel karaktere sığmayabilir. Hem sosyalizm hedefinin programda net olarak ortaya konabilmesi açısından, hem de siyasetin doğası gereği esneyebilmesi için.
Aşamacılık altına alabileceğimiz yaklaşımların bir diğer gerekçesi, devrimci olmayan dönemlerde sosyalist hedeflerin hayalci olacağı, yığınları harekete geçirmede yetersiz kalacağıdır. Buna göre, böylesi dönemlerde program, iş sizliğin azaltılması, işyerlerinde işçi denetimi, özelleştirmeye karşı özerkleştirme, tekelleşmeye karşı olma gibi daha “gerçek ve ulaşılabilir” hedeflerle takviye edilmelidir.
Kapitalizmin sınırları içindeki mücadele sonucu elde edilen kazanımları iktidara giden yolda kaldıraç olarak görmeyip bir dönemin “gerçek” mücadele başlığı haline getirmek, zamanla azami programda yer verilen sosyalist hedefleri önemsizleştirecektir. Tarih boyunca bu türden partiler kâğıt üzerinde bir azami programa sahip olsalar bile zaman içinde reformistleşmiştir. Aslında asgari program devrimci bir siyasi parti programından çok, “uygulanabilir” bir hükümet programını çağrıştırmaktadır.
Komünist partilerin henüz kapitalizm hükmünü sürerken hükümete katıldığı dönemler olmuştur ve olacaktır da. Bununla birlikte; bu durum, komünist partilerin sosyalizm propagandası yapmaktan geri durmalarına niçin gerekçe olmak zorundadır? Buna yanıt yoktur. Hükümete katılmak ile programını bununla sınırlamak ayrı şeylerdir. Zaten çoğu örnekte kazanımlarını iktidar ile taçlandıramayan komünist partiler etkilerini yitirmiştir; bunun hem nedeni hem de sonucu olarak kapitalizm de kendisini restore etmeyi başarmıştır.
Latin Amerika örnekleri de, faşizm döneminden sonra kurulan hükümetler de, kapitalist olmayan yol formülasyonuna sarılmış ulusal kurtuluş mücadeleleri de bu dönemin ancak geçici olabileceğini bize defalarca ispatlamıştır. Komünist partilerin kapitalist bir ülkede hükümete katılma gücünü biriktirdiği benzeri dönemleri ikili iktidar kavramı açıklayabilir. Bu noktada söylenmesi gereken şudur: Komünist partilerin program ve hedeflerini geri çektikleri her durumda kazanan kapitalizm olur.
Sınıf mücadelelerinin ve işçi sınıfının siyasi iktidarı alma sürecinin ne tür somut durumlar ortaya çıkartacağını kesin olarak bilmek olanaklı değildir. Komünistlerden kâhinlik beklenemez. Bununla birlikte komünistler her somut durumda alacakları tavrı, atacakları adımı, kendilerini iktidara yaklaştırıp yaklaştırmadığına göre değerlendirir. Bu nedenle iktidar öncesi kazanımlara demokrasinin genişletilmesi gibi bir anlam değil, kendilerini iktidara yaklaştıracak bir mevzi olarak yaklaşırlar. Kazanılan her ileri mevzinin daha ileri taşınamaması ve sonrasında sosyalist iktidar ile taçlandırılamaması durumunda ise geçici olmaya mahkûm olduğunu bilirler. Sınıflı toplumların işleyiş mantığı sınıf mücadelelerinde “pat” durumuna uzun süre izin vermez.
Asgari-azami program tartışmalarını besleyen bir diğer dinamik, sosyalizmin dünya ölçeğindeki kazanımlarını korumak ile bağlantılıdır. Komünist partiler enternasyonalist partilerdir. Hedef, dünyanın bir bütün olarak komünizme taşınmasıdır ve zaten komünizm ancak bir dünya sistemi olarak örgütlenebilir. Elbette bu, komünizme yürüyen sürecin ülke ya da bölge ölçeğindeki kopuşlarla gerçekleşeceği ile çelişmez ve başka türlüsü mümkün de değildir. Dolayısıyla bir komünist partisinin kendi ülkesinde iktidarı alması dünyayı komünizme doğru bir adım daha yaklaştıracaktır. Bu anlamıyla ulusal düzeyde siyasal devrim, enternasyonalist bir görevdir de. Öte yandan henüz iktidara gelmemiş ülkelerdeki komünist partilerin kendi ülkelerinde iktidar mücadelesi vermenin yanı sıra, sosyalizmin dünya çapındaki kazanımlarının korunmasına da katılmaları gerekir. Komünist partiler öncelikli olarak kendi ülkelerinde iktidara gelmeyi hedeflerler, ama aynı zamanda uluslararası komünist hareketin bir parçasıdırlar.
Ekim Devrimi sonrası Lenin’in diğer ülkelerin komünistlerine yaptığı sosyalizmin kazanımlarını koruma çağrısı bu husus gözetilmeden değerlendirilirse doğru anlaşılamaz.
Pratikte belli bir ülkede devrimci atılımı hedeflemekten, uluslararası yani daha büyük kazanımları riske etmemek adına geri durulduğu örnekler vardır. Bu durumda uluslararası kazanım korunmuş olmayacak, tam tersine altı oyulacaktır. Sosyalizmin iktidarını geriye çeken, belirsiz geleceklere erteleyen bir enternasyonalizm yorumu, komünistleri ve işçi sınıfını ülkelerinde iktidarın uzağına savurmaya mahkûmdur.
Sosyalizm öncesi bir aşamayı gerekçelendirmek için kapitalizmin henüz yeterince gelişmemiş olduğu tezi de gündeme getirilmektedir. Bu yaklaşım, kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasını ihmal etmektedir. Değişik ülkelerde kapitalizmin farklı gelişmişlik düzeyleri eşitsiz gelişme yasasının bir sonucudur. Kapitalizmin türdeş bir gelişimi söz konusu olsaydı, bazı ülkelerin zayıf halka adayı olmaları da söz konusu olmazdı. Kapitalist-emperyalist dünya sistemi eşit üyelerden oluşmaz.
Kapitalizmin bir dünya sistemine dönüştüğü ve sosyalist birikimin tüm dünyadaki komünist hareketler için yeterli cephane sağladığı günümüzde sosyalist devrim dünyanın her yerinde günceldir. Bu nedenle TKP asgari program – azami program ayrımını reddetmekte ve tek bir sosyalizm programı ile kendisini tanımlamaktadır.
Elbette eşitsiz gelişme yasasının sonucu olarak devrimin gelişmiş kapitalist ülkelerde değil, zayıf halka ülkelerde gerçekleşmesi ek bir takım “sorunlar” çıkartmaktadır. Belki de konuyu en iyi yansıtan Lenin’in “Sosyalizm eşittir Sovyet iktidarı artı elektrifikasyon” sözüdür.
Sosyalizmin bu olmadığını elbette Lenin de bilmektedir. Ama “ideal” bir sosyalist ekonominin inşası için Sovyetler Birliği’nde kapitalizmin tamamlamadığı görevleri de yapmak gerekmektedir. Sosyalist devrim sonrası SSCB’de NEP (yeni ekonomik politika) adı altında özellikle tarım kesiminde özel mülkiyete, dolayısıyla burjuvaziye kimi tavizler verildiği de hatırlanmalıdır. Dolayısıyla gerek burjuvazinin tarihsel olarak gericileşmesi, gerekse kapitalist sistemin iç hiyerarşisinin doğurduğu eşitsizlikler sonucu ülkenin sosyalizm uygulamaları için henüz tam olarak hazır olmamasının bıraktığı görevler artık sosyalist iktidarlara devrolmuştur.
Programımızdaki, “Üretim araçlarında kamu mülkiyetinin dışındaki biçimlerin tasfiye sürecinde, üretimin sürekliliğinin sağlanması ve emekçilerin siyasal ve ideolojik inisiyatifinin, tasfiyenin temel gücü olması için gerekli önlemler alınır. Değişik mülkiyet biçimlerinin bir arada var olacağı geçiş dönemi boyunca, ekonominin sosyalist öğeleri, yasalar ve siyasal iktidarın gündelik politikalarıyla ayrıcalıklı duruma getirilir, diğerleri karşısında korunur” maddeleri bu sürecin ekonomik yanına dairdir.
Burada kritik olan iktidarda işçi sınıfının olmasıdır. Bu türden uygulamaların ülkeyi sosyalizm yolundan döndürmemesinin nasıl sağlanacağına verilecek yanıt ise proletarya diktatörlüğüdür.
Ama zaten sosyalist toplum bir geçiş dönemidir. İçerisinden çıktığı kapitalist toplumun bazı özellikleri ile kurulmakta olan sosyalist toplumun kimi yanları bir dönem birlikte yaşayacaktır.
Komünist toplum ile sosyalist toplumu karıştırmamak gerekir. Kapitalist ülkelerin varlığı koşulunda, ulaşılmak istenen hedeflerle çelişiyor gibi gözüken uygulamalar; kuruluş sürecinde, hedefe yürüyorken ve kazanımları korumak için kaçınılmazdır. Örneğin komünistlerin savaşsız bir dünya istedikleri şüphesizdir. Ama sosyalist kuruluş sürecinde güçlü bir orduya ihtiyaç duyacağımız da açıktır.
Sivil toplumcu ya da aşamacı yaklaşımların her ikisinin de tarihsel kökleri vardır. Bu tür yaklaşımların ağırlık kazandığı dönemler yenilgi dönemlerinin ya da sınıf hareketinin geri çekildiği dönemlerin arkasından gelir. Öne sürenlerin niyetlerinden bağımsız olarak her ikisi de sınıf uzlaşmacılığına ve iktidardan kaçışa kapı aralar.
Sosyalizm Programının Bütünlüğü
Partimizin programını okurken akıldan çıkartılmaması gereken nokta, sosyalist devrim ve sosyalist kuruluşun ekonomik, siyasi ve ideolojik yönlerinin kompartımanlara ayrılarak incelenmemesi gerektiğidir. Sosyalizm mücadelesi bu açılardan bir bütündür ve sosyalizm programı da bu bütünlüğü gözetmektedir.
Sosyalist kuruluşun asıl olarak ekonomik bir süreç olduğu ve ardının kendiliğinden geleceği yanlışına düşmemek gerekir.
Marksizm’e atfedilen “ekonomik altyapının mutlak belirleyiciliği” yakıştırması asılsızdır. Bu yakıştırma, aslında Engels’in Bloch’a mektubunda da görebileceğimiz gibi pek çok kez yanıtlanmıştır:
“Tarihin maddeci kavranışına göre tarihte belirleyici unsur son tahlilde gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Bunun ötesini ne Marx ne de ben ileri sürmüş değiliz. Bu nedenle, eğer biri bunu iktisadi unsurun tek belirleyici unsur olduğu şeklinde çarpıtırsa, onu anlamsız, soyut ve garip bir tümceye dönüştürmüş olur. İktisadi durum temeldir, ancak üstyapının çeşitli unsurları, sınıf mücadelesinin ve sonuçlarının siyasal biçimleri, zafer kazanan sınıfın kurduğu yapılar vb. yasa biçimleri ve sonra tüm bu mücadelelerin savaşanların beyinlerindeki yansımaları: siyasal, yasal, felsefi kuramlar, dinsel fikirler ve bunların dogma halindeki gelişimleri, tüm bunlar da tarihsel mücadelelerin akışını etkilerler ve pek çok durumda, biçimlerinin belirlenmesinde ağır basarlar.”
İdeolojik mücadele kimi akımlar tarafından siyasi iktidarın önüne konur. Oysa işçi sınıfının mücadelesi boyunca ideoloji alanında büyük mevziler ele geçirmesi mümkün ve gerekli olmakla birlikte, sosyalizm burjuva ideolojisini alt etme gücünü ancak siyasi iktidar sayesinde kazanabilir. İktidar sonrasında da siyasal mücadeleyle ideolojik mücadelenin birbirini bütünlemesi gerektiği göz ardı edilemez.
Sosyalizm programının acil hedefi siyasal devrimdir. Siyasal devrim yani işçi sınıfının öncü partisi eliyle siyasal iktidarı ele geçirmesi gerçekleşmeden sosyalist dönüşümlerin yani toplumsal devrimin başlayabilmesi mümkün değildir.
Toplumsal devrim de ekonomik düzenlemelerden ibaret değildir. Sınıf mücadeleleri gerek dışarı karşı gerekse içerde çeşitli biçimler altında sürecektir. Merkezine yeni insanın yaratılmasını koyduğumuz sosyalist dönüşümler toplumsal yaşamın her alanını kapsar.
Toplumsal Devrim, Siyasal Devrim
Marx 1852 yılında şöyle yazıyordu:
“Modern toplumdaki sınıfların varlığını ya da aralarındaki savaşımı ortaya çıkardığımı iddia etmiyorum. Benden çok önce, burjuva tarihçiler, sınıflar arasındaki bu savaşımın tarihsel gelişimini betimlemişler, burjuva iktisatçılar ise ekonomik anatomisini çıkarmışlardı. Benim katkım ise:
1) Sınıfların varlığının yanlıca üretim gelişimindeki kimi tarihsel evrelerle bağlantılı olduğunu
2) Sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletaryanın diktatörlüğüne yol açtığını
3) Bu diktatörlüğün bütün sınıflar ortadan kalkmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığını göstermekti.”
TKP tüm bu sürecin, kapitalizm koşullarında işçi sınıfını ve diğer emekçi katmanları burjuvaziye karşı örgütlemenin, siyasi iktidarın ele geçirilmesinin ve sınıfsız topluma giden sürecin örülmesinin partisidir.
Sosyalist kuruluş sürecinin başlayabilmesi için ön şart, siyasi iktidarın, partisi yardımıyla işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesidir.
Sosyalist devrim yukarıda da bahsettiğimiz gibi, kimi zaman düşünülen yanılgının aksine saf bir işçi devrimi değildir. İşçi sınıfı bayrağı altında mücadele eden toplumun diğer katmanlarıyla birlikte gerçekleştirilen ortak bir üründür.
TKP iyi muhalefet yapmak, ülkeyi demokratikleştirmek, hayatı emekçiler için daha çekilir kılmak amacıyla kurulmuş bir parti değildir. TKP, Türkiye’de sosyalizmi inşa etmek ve dünyayı komünizme hazır hale getirmek için yola çıkmıştır. Bu nedenle iktidarı istemektedir. Bu nedenle programımız bir iktidar programı, sosyalist kuruluşun programıdır.
İktidarın alınmasıyla birlikte, en az iktidar öncesi kadar zorlu yanları bulunan bir sürecin başlayacağı akıldan çıkartılmamalıdır. Siyasi iktidarın ele geçirilmesi ile birlikte burjuvazinin gücünün birden kırılacağını düşünmek hayaldir. Ekonomik alanda kapitalist ilişkilerin tasfiyesi, dönemin dünya ve ülke koşullarına göre zaman alacaktır.
Bundan daha zorlusu yeni insanın yaratılması sürecidir. Dolayısıyla iktidarın alınmasından önceki dönem gibi sosyalist kuruluş süreci de aynı bir ırmağın denize ulaşırken izlediği yol gibi zaman zaman durup birikmeyi, zaman zaman geri dönüp daha uygun bir yol aramayı, zaman zaman hızlı atılımları içinde taşıyacaktır. Tüm bu süreçte yönümüzü kaybetmememizin garantisi programın hedeflerinin netliğidir.
Sosyalist Kuruluş ve Örgütlü Katılım
Bu söylenilenlerden partinin öncü rolünün iktidar sonrası farklı bir önem kazanacağı sonucu çıkar. Bu nedenle bizim yaklaşımımızdaki sosyalist kuruluş sürecinde partinin ayrı bir yeri vardır.
Sosyalizmi gözden düşürmeye yönelik yapılan saldırılarda öne çıkarılan argümanlardan birisi demokrasi konusudur. Kapitalizm koşullarında her türlü araç kullanılarak siyasetten uzak tutulmaya çalışılan emekçilerin, her açıdan eşitsiz propaganda imkânlarının kullanıldığı seçimlerde oy kullanması demokrasi olarak selamlanmaktadır. Bu oyunun sahneye konabilmesi için burjuva demokrasisinin geniş bir partiler yelpazesine ihtiyacı vardır. Burjuva demokrasisi kitlelerin sınıflar halinde örgütlenmesine değil bireyler halinde atomize edilmesine dayanır.
Sosyalist demokraside ise katılım ve örgütlenme toplumun en küçük birimlerinden en yukarıya kadar adım adım örülür. Sosyalist kuruluş süreci bilinçle yönetilmesi gereken ve iradi müdahalelere ihtiyaç duyan bir süreçtir. Bu bilincin ve iradenin somutlandığı yer partidir. Bu nedenle parti, toplumun değişik kesimlerinin en ileri temsilcilerini örgütlemek zorundadır ve bunu başardığı oranda topluma önderlik misyonunu yerine getirebilir. TKP’nin, günlük yaşantısında siyasetin tamamen dışına itilmiş emekçilerin seçimden seçime sömürüyü onaylama mekanizmasına köklü itirazı vardır. Sosyalist kuruluş, katılımın ve temsilin emekçilerin yaşadığı birimlerden, işyerlerinden, okullardan, kışlalardan, çiftliklerden vs. başlamasını temel alır. Bu nedenle sosyalist demokrasi en ileri burjuva demokrasisinden bile fersah fersah ileridedir.
Tarihin akışı kendiliğinden değildir. Sınıflı toplumların kaçınılmaz, eşitsizliklerin doğal olduğunu söyleyebilmek için böyle bir yalana ihtiyaç vardır. Oysa tarih sınıf mücadelelerinin ürünüdür. Akışın yönünü ve hızını mücadeleler belirler. Egemen sınıflar bu yönü ve hızı kendi çıkarlarına göre belirleyebilmek için sürekli müdahalelerde bulunurlar.
Öte yandan işçi sınıfının iktidarı almasıyla birlikte egemen sınıfların çıkarı doğrultusunda sürekli yön verilen tarihsel akışın doğal yatağına kavuşacağını da düşünmemek gerekir. Böyle doğal bir yatak beklentisi sosyalist kuruluş sürecinin temeline dinamit koymakla eş anlamlıdır. Sosyalist kuruluş sürecinde nesnelliğe bel bağlamak fazlasıyla risklidir. Sınıflar bütünüyle ortadan kaldırılmadan, komünizme giden yolu kendi haline bırakma şansımız olamaz.
Bu durum tüm toplumu aynı hedefe yönlendirecek bir öncünün varlığını zorunlu kılar. Bu anlamıyla sosyalist kuruluş sürecine önderlik edecek olan parti, burjuva demokratik kategorilerle değerlendirilemez.
Sosyalizmde partinin, burjuva düzendeki partilerin üstlendiği misyondan farklı olarak, ekonomik ve toplumsal alanda birliğini sağlamaktan uzak olan işçi sınıfının birliğini siyasi düzlemde sağlamak gibi bir rolü vardır. İşçi sınıfı ekonomik ve toplumsal alanda birliğini kuramaz; çünkü sosyalist kuruluşun bütün eşitlikçi uygulamalarına karşın, kent ile kır arasında, sektörler arasında, hatta daha küçük ölçeklerde farklılıklar kendisini hissettirmeye devam edecek, işçiler arasında kısa vadeli çıkar uyuşmazlıklarından söz etmek bile mümkün olacaktır. Öte yandan bu birliğin sağlanması ve emekçi sınıfların giderek daha geniş kitleler halinde kuruluşun aktif öznesi haline getirilmesi gerekir.
Kuruluş sürecinin üç önemli kurumsal ayağı olan, partinin, devletin ve toplumsal örgütlenmelerin birbirlerini dengeler tarzda değil, tüm kaynakları ortak hedef doğrultusunda harekete geçiren dinamik bir ilişki içerisinde bulunması gerekir.
Marx’tan itibaren komünistlerin, burjuva egemenliğinin amentüsü olan kuvvetler ayrılığı ilkesine tavır almalarının nedeni budur. Sosyalist toplum birbirini kontrol edip dengeleyen odaklardan değil, dinamik bir bütünden oluşur.
Öncü partinin yanı sıra proleter devlet de, sosyalist kuruluş sürecinde, sömürücü sınıfları bastırma işleviyle birlikte, işçi sınıfının örgütlü birliğini sağlamak gibi bir misyon yüklenir.
Öncü partinin misyonlarından birisi kuruluş sürecinde devletin kurumsal yapısını sürekli olarak canlı tutacak müdahaleler yapmak, onu statükoculuktan korumak ve mücadeleci bir aygıt olarak yeniden yapılandırmaktır. Bu sürekli olarak parti ile devletin etkileşim içerisinde olması ile mümkün olabilir.
Aynı durum toplumsal örgütlenmeler için de geçerlidir. Sosyalist iktidarın merkezi yapısı ile katılım mekanizmaları arasındaki ilişki bir bütün olarak ele alınmalıdır. Toplumsal örgütlenmeleri ile emekçi sınıflar kuruluş sürecine aktif olarak katılırken, öncü parti bu katılımı örgütlemekten ve yön vermekten bir an olsun geri duramaz. Yoksa süreç hedefsiz ve yönsüz kalabilir ve doğacak boşluk burjuvazinin müdahalelerine açık hale gelebilir.
Katılımı örgütleyen mekanizmalar ve bu mekanizmalar arasındaki ilişkiler ne kadar iyi kurulmuş olursa olsun, siyasi bir bilinçle doldurulmadıkları sürece işe yaramayacaklardır. Sosyalist kuruluşta toplumun hedefsiz, yönsüz bırakılması ölümcüldür. Devleti ve tüm toplumsal örgütlenmeleri bu konuda sürekli olarak canlı ve uyanık tutma görevi ise asıl olarak öncü partinin omuzlarındadır.
Enternasyonalist Görev Olarak Sosyalist Devrim
Komünizm hedefine dünya ölçeğinde geçilebileceğini, bununla birlikte kapitalist sistemden kopuşun tekil ölçekte olacağını biliyoruz. Dolayısıyla bir ülkenin sosyalist kuruluş sürecine başlaması aynı zamanda dünya ölçeğinde süren mücadelede bir mevzi kazanılması anlamına gelir. Gerek kapitalist ülkelerdeki komünist partiler ve sınıf hareketleri, gerekse sosyalist kuruluş yolundaki ülkeler aslında aynı mücadelenin bileşenleridir. Hedefe yürüyüşte bütün bu unsurlar arasında mümkün olan en büyük uyumun sağlanması gerekir.
Sosyalist kuruluşa tek başına başlanılabilmesine karşılık dünya ile buluşmadan bitirilemeyeceğine göre, kuruluş yoluna girmiş bir ülkenin dünyanın geri kalan kısmında sürmekte olan mücadeleler ile de yakından ilgilenmesi şaşırtıcı değildir. Çünkü uluslararası alanda da sınıf mücadelesi sürmektedir ve işçi sınıfının bırakacağı boşluk burjuvazi tarafından hızla doldurulur. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, uluslararası alanda ortak bir mücadele stratejisine sahip olmak ve müdahalelerin içerik ve araçlarının bu stratejiyle uyumlu olmasını sağlamaktır.
Enternasyonalizme yönelik eksikli bir yaklaşım bize enternasyonalizmi, sadece uluslararası dayanışma ya da birbirini gözetme olarak anlatır. Oysaki bir ülkede işçi sınıfının iktidara gelmesi ve kazanımlarını koruması uluslararası işçi hareketine yapılabilecek belki de en büyük enternasyonalist yardımdır.
Merkezi Planlama, Üretim Araçlarının Toplumsal Mülkiyeti, Üretici Güçler
Sosyalist ekonomi kapitalizmin kavramlarıyla başarı terazisinde ölçülemez. Kârın değil toplumsal çıkarların merkeze yerleştirildiği sosyalist ekonominin, belli alanlarda kapitalist işletmelere göre daha kârsız olacağı açıktır. Ama bu daha başarısız olduğu anlamına gelir mi?
Sosyalist kuruluş sürecinde ekonomik süreçlerin iki ana belirleyeni üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılması ve merkezi planlamadır. Merkezi planlama ve üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son verilmesi sayesinde insanların işsiz kalma, gelecek kaygısı duyma, uzun ve yorucu çalışma saatlerine mahkûm olmaları gibi negatif koşullar ortadan kaldırılabilecektir. Rekabetin olmamasının gelişmenin önünü tıkayacağı ya da iş güvencesinin tembelliği tetikleyeceği ise çok tekrarlanan büyük bir yalandır.
Kavramlar önemlidir. Soğuk savaş döneminde emperyalist kamp kendine “hür dünya”, sosyalist bloğa “Demirperde” derdi. Serbest piyasa ve rekabet de “taraflı” kavramlardır. Buna göre kapitalist ekonominin işleyişi özgürlükçüdür, sosyalist ekonomi ise ön tıkayıcı. Oysaki gerçekte ayrım şudur:
Kapitalizmde ekonomi kâra göre örgütlenir, sosyalizmde ise toplumun ihtiyaçlarına göre. Ayrım çizgisi buradan çekildiğinde kaynakların toplumun ihtiyacına göre merkezi olarak planlanması ve bu merkezi plan için de üre tim araçları üzerinde ortak mülkiyet olması gerektiği açıktır.
Ortak mülkiyetin sosyalist kuruluştaki temel karşılığı devlet mülkiyetidir. Merkezi planlamanın varlık koşulu budur. Merkezi plan yerine dillendirilen “demokratik plan” ve “işletmelerin öz yönetimi” aslında kuruluşu hedefinden saptırıp, ülkeyi yeniden kapitalist inşa yoluna sokabilecek tuzaklardır.
Planlamanın merkezi olarak ve ülke ölçeğinde yapılması, bölgesel eşitsizliklerin giderilmesi, metropol kentlere göçün durdurulması ve hatta tersine çevrilmesi vb. için şarttır. Ayrıca işletme bazında planlama ve karar süreçleri, işçi sınıfının değişik kesimleri arasındaki eşitsizlikleri besleyecektir. Oysaki sosyalist kuruluşun sağlığının bir ölçütü de tek tek işçilerin kendilerini tekil bireyler veya bir işletmenin çalışanlarının ötesinde, ülke ve dünya çapında işçi sınıfının üyeleri olarak kavramalarıdır.
Merkezi planın neden zorunlu olduğuna dair somut bir örnek dış ticaret alanıdır. Bir sosyalist devletin dış ticaret politikası onlarca parametre tarafından belirlenir. Ülkede bulunmayan ürünlerin temini, ileri teknoloji gereksinimi, siyasi ilişki geliştirme, emperyalist ablukayı yarma, takas olanaklarını değerlendirme, diğer sosyalist ülkelerle yardımlaşma gibi başlıklar hem üretimin merkezi planlanmasını hem de dış ticaretin devletin tekelinde olmasını zorunlu kılar.
Sosyalist kuruluş sürecinde tarihsel hedeflerle toplumsal katmanlar ve tek tek bireylerin beklentileri arasında açı olması kaçınılmazdır. Merkezi planlama, bütün toplumsal katmanlar ve bireylerin beklentilerinin ortalamasının alınması ya da uzlaştırılması değildir. Kaynakların kullanımında kır nüfusunun büyük kentlerdeki işçilerinkine benzer öngörü ve isteklere sahip olamayacağı, kentlerdeki değişik kesimlerin birbirinden çok farklı önceliklerle hareket edeceği unutulmamalıdır. Bütün bu farklılıklar oldukları haliyle planlamaya içerilemez; bu farklılıklar komünist topluma dönük mücadelenin gereksinimleri tarafından filtre edilerek pozitif bir anlam kazandırıldıkları oranda planlama sürecine içerilebilirler. Katılım mekanizmaları, toplumsal gereksinimleri dengelemek için değil, toplumun bütün kesimlerini mücadeleye örgütlemek için gereklidir.
Planlamaya sadece toplumun ihtiyaçlarına göre neyin ne kadar üretileceğini belirleyen bir teknik olarak bakmamak gerekir. Planlama aynı zamanda sosyalist kuruluş sürecinde bir siyasi mücadele aracıdır. Planlamanın, sanayileşmeyi sağlamak, kır ve kent ayrımını kaldırmak, dışa bağımlılığı azaltmak, ekonomide sosyalist unsurları avantajlı hale getirmek vb. başlıklarda, kısaca sosyalist kuruluşun yolunu güçlü bir şekilde döşemede vazgeçilmez bir yeri vardır.
Sosyalist kuruluş sürecinde ekonomi, içinden çıktığı kapitalist toplumun izlerini taşır. Dünyanın bir bölümünde kapitalist üretim ilişkileri sürerken ve üretim henüz tüm insanların ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeye ulaşmamışken, içeride ise farklı üretim biçimleri tam olarak tasfiye edilmemiş olduğundan, emek gücü bir meta olma özelliğini korumaya devam eder. Bu nedenle sosyalizmin ekonomik yasası “herkesten yeteneğine göre, herkese emeğine göre”dir. “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” aşamasına gelinmesi için komünist toplumun beklenmesi gerekecektir. Komünist toplumda çalışma bir zorunluluk olmaktan çıkacak, insanın kendisini gerçekleştirmesinin bir biçimi olarak emek özgürleşecektir.
Yeni İnsanın Yaratılması
Hepsinden önemlisi sosyalizmin sağlayacağı yeni çalışma koşulları ile yeni insanın yaratılmasının da önünün açılacak olmasıdır. Sınıflı toplumların toplumsal örgütlenişi bencilliği sürekli yeniden üretmektedir. Her koyunun kendi bacağından asıldığının, gemisini kurtaranın kaptan olduğunun sürekli öğütlendiği, insanların kendilerinin ve çocuklarının geleceklerinden sürekli endişe duyduğu kapitalizmde insanların toplumun çıkarları ile kendi çıkarlarını bir ve aynı şey gibi görmemeleri doğaldır. Bütün bunların ortadan kaldırılacağı sosyalizmde ise programımızda da dendiği gibi yeni insanın yaratılması, sosyalizmin kuruluşunun hem bir göstergesi, hem bir sonucu, hem de aracı olacaktır.
Bu hem insanların günlük yaşamlarında toplumu ilgilendiren kararlara daha etkin katılmalarını önünü açacaktır, hem de kendilerini değişik alanlarda geliştirebilmeleri için gerekli maddi koşulu sağlayacaktır. Elbette ekonomik tedbirlerin alınmasının otomatik sonucu olmayacaktır bunlar. Binlerce yıl süren sınıflı toplumlar tarihi insanların zihninde sökülüp atılması zorlu bir uğraş gerektiren izler bırakmıştır. Yeni insanın yaratılması zorlu bir ideolojik ve kültürel mücadelenin konusudur.
Sosyalizmin inşasının ve kazanımlarının korunmasının çok önemli bir güvencesi yeni insanın yaratılmasıdır. Gerek emperyalizmden gelecek tehditlerle, gerekse inşa sürecinin önünde engel olan ekonomik, siyasi, ideolojik öğelerle mücadeleyi her geçen gün daha etkin hale getiremeyen, bu mücadeleye daha fazla insanını katamayan bir sosyalizmin altındaki zemine güvenilemeyeceği açıktır. Geçmiş sosyalizm deneyimleri bunu bize kanıtlamıştır.
Ulusal Sorun
Yukarıda ulusal sorunun sosyalist devrime endekslenerek ele alınması gerektiği vurgulanmıştı. Geçmişte dünya devrim sürecinin bir parçası olan ve anti-emperyalist karakter taşıyan ulusal kurtuluş hareketleri, reel sosyalizmin çözülüşüyle birlikte ve çözülüşten sonra bu niteliklerini yitirmişlerdir. Bu durum ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı taktiğinin de sosyalist devrim sürecine hizmet edemez hale gelmesiyle sonuçlanmış, söz konusu taktik bir program ilkesi olmaktan çıkartılmıştır.
Programda gerçekleştirilen bu değişim ulusal sorunun komünistler açısından önemsizleşmesi anlamına gelmez. Tersine sosyalist devrim süreci çeşitli ezilen kesimleri kapsamak, işçi sınıfı ise kendi kurtuluşunu bütün halkın kurtuluşu olarak sunmak durumundadır.
Ülkemizde de Kürt dinamiğini dikkate almayan bir siyasi projenin başarı şansı yoktur. Öte yandan Kürt siyasi hareketi de sosyalist bloğun yokluğu ve Türkiye’de işçi hareketinin zayıflığı nedeniyle zor bir döneme girmiştir. Yukarıda söylenen, günümüzde ulus merkezli yürütülen mücadelelerin emperyalizmin elinde nasıl oyuncağa dönüştüğü de hatırlanırsa, Kürt dinamiğinin önünde iki yol vardır. Ya emperyalist projeler içinde bir yer edinmeye çalışmak ya da Türkiye’nin diğer emekçileriyle ortak bir anti–emperyalist hat örmek. Birincisinin Kürt emekçilerinin sorunlarını çözme konusunda bir çıkmaz yol olduğu açıktır. Öte yandan Kürt emekçilerinin de içinde yer aldığı güçlü bir anti-emperyalist çizgi, emperyalizmin bölge planlarını bozacak ve ortak kurtuluşun yolunu açacaktır.
Partiye Bağlanmanın Zemini Olarak Program
TKP, hangi sınıfsal kökenden gelirlerse gelsinler, işçi sınıfının tarihsel perspektif ve çıkarlarının, siyasal mücadelede belirleyici öğe olduğunu kabul eden komünistlerin partisidir. Bu anlamıyla bizi bir araya getiren, yaşanılan çağın ve ülkenin yorumu, toplumsal – siyasal güçlerin muhasebesi ve geleceğin toplum projesi konusunda bir ortaklığa sahip olmamızdır.
Devrimci siyaset en genel anlamıyla eldeki teorik birikim yardımıyla gerçekleştirilen ve iktidar perspektifini gözeten “somut durumun somut tahlili” üzerinden üretilir. Programda yer alan değerlendirmeler ve sosyalist iktidar perspektifimiz üretilen siyasetin sigortasıdır.
Siyaset, ulaşılmak istenen hedef doğrultusunda güçleri organize etme ve hareket ettirme sanatıdır. Mücadelenin başarıya ulaşabilmesi için istekli ya da iyi niyetli olmak yetmez. Hedefin net bir şekilde ortaya konulması ve bu hedefle uyumlu bir siyasetin üretilmesi şarttır.
Bu nedenle partililerin programımızı, siyaset üretirken ve hayata geçirirken izlenen yöntemi içselleştirmeleri, hem parti siyasetinin hızlı ve etkili bir şekilde karşılık bulabilmesi hem de mücadele edilen alanlarda bu siyasetin yeniden üretimi açısından kritik önemdedir.
Ek Okumalar
• Marx-Engels, Komünist Parti Manifestosu, Yazılama Yayınları
• Gelenek Sempozyumu: Marksist Metin Analizleri, NK Yayınları
• Mesut Odman, Her Zaman Sosyalizm, YGS Yayınları, s. 216-312 ve s.325-348.
Sorular
1. TKP programını sivil toplumcu ya da liberal sol yaklaşımların programları ve mücadele stratejileri ile karşılaştırın.
2. TKP programını aşamalı devrim stratejisinin ifadesini bulduğu “asgari-azami program” yaklaşımıyla karşılaştırınız.
3. Sosyalist iktidar mücadelesi ve programı, işçi sınıfının öncülüğünü esas alır. Ancak sosyalist iktidar mücadelesi aynı zamanda bir “toplumsal kurtuluş” mücadelesidir. Bu yaklaşımı irdeleyiniz.
4. Komünist partilerin kapitalizm koşullarında hükümete katılması da mümkündür. Bu durum, partinin sosyalizm mücadelesinden geri durmasının gerekçesi olabilir mi? Bu bağlamda, Venezuela’da Chavez’in yaptığı Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’ne katılma çağrısına Venezuela Komünist Partisi’nin olumsuz yanıt vermesini ve ortak bir partide yer almak yerine Yurtsever Koalisyonda kalmayı tercih etmesini değerlendiriniz.
5. Sosyalist kuruluş sürecinin başlayabilmesi için iktidarın işçi sınıfının partisi tarafından alınması zorunluluğunu, nedenleriyle ve karşıt tezlerle birlikte tartışınız.
6. Kuruluş sürecinin üç önemli kurumsal ayağı olan, partinin, devletin ve toplumsal örgütlenmelerin birbirlerini dengeler biçimde değil, tüm kaynaklarını, kuruluş hedefini gözeterek dinamik bir ilişkiyle harekete geçirmesinin önemini tartışınız.
7. Enternasyonalizm konusunda, “sosyalist kuruluş sürecindeki ülkelerle, kapitalist ülkelerdeki komünist partiler ve sınıf hareketleri aynı mücadelenin bileşenleridir” yaklaşımıyla, enternasyonalizmi sadece uluslararası dayanışma olarak algılayan yaklaşımları karşılaştırınız.
8. Sosyalizmde, üretim araçlarının özel mülkiyetinin kaldırılması ve devlet mülkiyetine dönüştürülmesiyle birlikte merkezi planlama neden önemlidir? Merkezi planlamaya karşı kapitalistlerin eleştirilerini ve “demokratik planlama”, “işletmelerin özyönetimi” gibi yaklaşımları tartışınız.
9. Sosyalist bir ülkenin yurtdışına asker göndermesinin, sosyalistlerin barıştan yana olmasıyla çelişip çelişmeyeceğini tartışınız.
10. Ulusların kaderlerini tayin hakkının teorik ya da siyasal bir yaklaşım olduğu çerçevesinden bakıldığında, programda yer almasının ya da yer almamasının koşulları neler olabilir? Tartışınız.
11. Programımızdaki “inanç özgürlüğü” yaklaşımımızla siyasi gericilikle mücadele arasındaki bağı ve ilişkiyi tartışınız.
12. Yeni insanın yaratılması konusunda TKP’yi anti-sovyetik, yeni solcu vb kesimlerden ayıran temel yaklaşımlar neler olabilir?
