Skip to main content

Türkiye'nin Toplumsal Yapısı

Cumhuriyet Öncesi

Cumhuriyet’i önceleyen Osmanlı İmparatorluğu’nun toplumsal-iktisadi yapıların klasik sınıflandırılmasında nereye karşılık geldiği konusu, ülkemizdeki sol kategorisine sokulabilecek yazarlar arasında oldukça ciddi tartışmalara yol açmıştır. Kimileri, Osmanlı düzeninin klasik feodaliteden belirgin farklılıklar taşıdığını ileri sürmenin fazla zorlama olacağını söylerken, kimileri de Osmanlı’nın Marx’ın bazı yazılarında değinmekle birlikte yeterince geliştirmeden bıraktığı “Asya Tipi Üretim Tarzı”na denk düştüğünü savunmuşlar, bunların arasında yer aldığı düşünülebilecek üçüncü bir grup da Osmanlı için “merkezi feodalite” gibi bir terim kullanmayı tercih etmiştir.

Bu tartışmaların kesin sayılabilecek bir sonuca ulaştırıldığı hâlâ söylenemez. Bununla birlikte, Asya Tipi Üretim Tarzı yakıştırmasının, Osmanlı düzenine ilişkin birtakım güzellemeleri ve gerek o yapının kapitalizme evrimleşmesi gerekse öyle bir kapitalizmde yürütülecek toplumsal mücadelenin “kendine özgü” özellikleri üzerinde ideolojik ve politik açıdan hatalı değerlendirmeleri beraberinde getirebildiği unutulmamalıdır.

Dolayısıyla, uzak geçmişe ilişkin akademik bir tartışmaya girmeden, yirminci yüzyılla sınırlı bir değerlendirme yapılacak olursa, geçen yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun “yarı sömürgeleşmiş bir toplum yapısı”nın özelliklerini taşıdığını söyleyenlere büyük ölçüde katılmak mümkündür. Bu tanımın savunulabilirliğini sağlayan özelliklerden bazıları şöyle özetlenebilir:

Dünya ekonomisi içinde hammadde ihracatçısı, sanayi ürünleri ithalatçısı olan bir ekonomik yapı, 19. yüzyılın başlarından itibaren oluşmuş durumdadır. Neredeyse yüz yıl sürmüş gelişmeler sonunda, Avrupa kökenli sanayi ürünleri iç piyasaya egemen olmuştur. Örneğin, sanayi devriminin motor gücü sayılabilecek tekstil sanayii ürünleri bakımından Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyıl başlarında kendine yeterli durumda iken, aşağı yukarı yüz yıl sonra, iç tüketimin hemen hemen yüzde 80-90 kadarını Avrupa’dan ithal iplik ve kumaşlardan sağlar duruma gelmişti. Sanayi üretimi açısından geriliğin düzeyini anlayabilmek için Cumhuriyet döneminin ilk kalkınma/ sanayileşme atılımında “üç beyazlar”ın bir slogana dönüştürülmesini hatırlamak yeterli olabilir. Buradaki beyazlardan ilki olan bez (tekstil) bir sanayi ürünü olmakla birlikte öbür ikisi (un ve şeker) tarımsal ağırlıklı ürünlerdi ve bunların içeride üretilebilmesi başarının göstergesi olarak hedef gösterilebiliyordu.

Öte yandan, elimizdeki istatistikler, İkinci Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908 yılına gelindiğinde, Osmanlı ülkesinde çağdaş anlamıyla gerçek bir sanayi bulunmadığını göstermektedir.

Yarı sömürge deyişini haklı çıkaracak asıl gösterge ise ülke yönetiminin önce iktisadi, sonra da askeri ve siyasi alanlarda büyük ölçüde emperyalizmin denetimine girmiş olmasıdır. Geçen yüzyılın ilk çeyreği bitmeden ABD’de yayımlanan bir kitaptaki şu yargı, durumu çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. “Yabancı sermayenin etki alanının Osmanlı İmparatorluğu’ndan daha geniş olduğu bağımsız bir devlet herhalde yoktur. (…) Siyasal denetim sağlamanın en güvenceli ve en basit yöntemlerinden biri sermaye kaynakları üzerinde egemenlik sağlamaktır. (…) Osmanlı İmparatorluğu şaşılacak derecede dış mali çıkarlara ipotek edilmiş durumdaydı.”

Kuşkusuz, bir Osmanlı burjuvazisinden söz edilebilirdi. Ancak, bu sınıfın, (a) sanayide değil ticarette ve özellikle dış ticarette geliştiği; (b) dolayısıyla “komprador” bir nitelik taşıdığı; (c) Rum, Yahudi, Ermeni, vb. Müslüman olmayan unsurlardan oluştuğu görülüyordu. İç ticaretteki görece küçük ve orta sermayeli Türk ve Müslüman burjuvazi ise daha çok esnaf niteliğindeydi ve güçsüz, dağınık, örgütsüz ve büyük ölçüde az önce belirtilenlere bağımlı durumdaydı.

Sonuç olarak, modern anlamda bir işçi sınıfının da hem nicelik hem nitelik açısından çok az gelişmiş olduğu böyle bir ülkede, burjuva demokratik devrimin başlayışı gecikmeli, gelişmesi ise sıkıntılı ve eksikli olmuştur. Ancak, bütün bu nitelemelerin göreli olarak anlam taşıdığı unutulmamalıdır; çünkü, çalkantısız ve daha da önemlisi, eksiksiz bir burjuva devrimi bugüne kadar görülmüş değildir. Burjuva demokratik devrimler çağı kapandığına göre, bundan sonra da görülmeyecektir.

Türkiye ve Demokratik devrim

Başlangıcı 1908’e ya da daha öncesine götürülse bile, ülkemizin 20. yüzyılın ilk çeyreğinde bir demokratik devrim sürecini yaşadığını ve bu sürecin, 1923’te yılı ile simgeleştirmenin yanlış sayılamayacağı silahlı savaşın da içinde bulunduğu bir siyasal mücadele ile sonuçlandırıldığını saptamak yerindedir. Bizim hareketimizin 30-40 yıl önceki öncüllerinde de böyle bir saptama, burjuva demokratik devrimin “esas itibariyle” tamamlanmış olduğu gibi anlatımlarla yapılmış bulunmaktadır.

Türkiye, kapitalist üretim ilişkilerinin henüz az gelişmiş olduğu bir dönemde, tarihsel olarak burjuvazinin adına yazılan demokratik devrimi bütün önemli özellikleriyle, ama bu sınıf birçok bakımdan gelişmesinin emekleme aşamalarında iken gerçekleştirmiştir. Demokratik devrim sürecinin başlangıç dönemlerindeki İttihat ve Terakki partisi kadroları ile süreci silahlı bir savaşla sürdürüp sonuçlandıran Kemalist kadroların, hemen hemen tümüyle, sınıfsal kökenleri açısından küçük burjuva katmanlarla bağlantılı oldukları açıktır. Zaten, ikinci gruptakilerin, aynı partinin geri planda yer alan ya da öne çıkmaları nesnel ve öznel olarak henüz mümkün olmayan “ikincil -ya da ikinci- sınıf kadroları” olduğu yolunda çözümlemeler de yapılmıştır. Bunların gerçekliğe uygun olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur.

Kemalist kadrolar, dünyadaki emperyalist- kapitalist sistemin 1929 büyük bunalımına kadar, genel olarak kalkınmacı, hem yerli hem yabancı sermayeyi ve piyasaya dönük üretim yapan çiftçiyi destekleyici, ekonomik hayatta “ulusal” unsurları koruyup geliştirici ve bütün bunlarla birlikte “dışa açık” bir politika izlemişlerdir. Bu politika, kendi başına işlevsel bir anlam taşımamış olmakla birlikte, Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara’daki iktidara uzak düşmüş İstanbul ve İzmir sermaye çevrelerinin, bunların Türk-Müslüman kökenli olanlarının, yeni iktidarla kaynaşmasına yönelik ilk adımlardan biri olarak önemli sayılabilecek, Şubat 1923 tarihli İzmir İktisat Kongresi’nin de ana eğilimidir.

Kemalistler, bu dönemde, 1908 sonrasındaki İttihatçılara benzer biçimde, modern bir ekonominin oluşması için devletin bireyleri zenginleştirecek ortamı ve desteği sağlamasını, böylece oluşacak ve kısmen de siyasi kadrolardan devşirilecek yeni burjuvazinin yabancı sermaye ile “eşit koşullarda” işbirliği ve ortaklık ilişkileri içine girmesini ana mekanizma olarak öngörmüşlerdir. Sonuç olarak, 1908’den başlanarak düşünüldüğünde 20 yılı aşkın bir sürenin sonunda, bir yeni zenginler tabakasının oluştuğu saptanabilmektedir.

Ancak, bunlar, devletin yarattığı imkânlara el koyan aracı faaliyetlerin ve özellikle ithalata dönük bir ticari kapitalizmin gelişmesinden başka bir anlam taşımamıştır. Böylece, 1929 bunalımının da sarsıcı etkisiyle, bu yolla “ulusal” nitelikte bir kapitalist sanayileşmenin yaratılamayacağı anlaşılmıştır.

Bunun sonucu, 1930 yılından başlayarak, korumacılığın yanı sıra devlet eli ve desteği ile sanayileşmeyi amaçlayan yaklaşık 10 yıllık bir dönemin yaşanması olmuştur. Ancak, bu devletçiliğin, kapitalist sanayiin gelişmesini kolaylaştırmayı ve yerli bir sanayi burjuvazisi yaratmayı amaçladığını vurgulamak gerekir. Nitekim 1940’lı yıllara gelindiğinde, sanayileşme yolunda ilk ciddi adımların atılmış bulunduğu görülmektedir. Bu sanayileşmenin yükü ise öncelikle köylüler ve özellikle buğday üreticileri, ikinci olarak da gelişmekte olan işçi sınıfı tarafından paylaşılmış; dışa dönük ticaret burjuvazisinin göreli durumunda da bir bozulma olmuştur. Buna karşılık, bürokrasi ve teknik kadroların durumu belli bir kararlılık gösterirken, gelişmekte olan burjuva sınıfının devletle iş yapan içe dönük aracı katmanları ile sanayici kesimlerinin durumlarının iyileştiği saptanabilmektedir.
Savaş yılları olan 1940’ların ilk yarısı, bir tür ara dönem sayılabilse de, bir yandan da, varlıklı sınıfları gözeterek kent ve kır emekçilerini yasal mekanizmalar ve baskıcı yöntemlerle denetim altına almayı hedefleyen eğilimlerin güçlenmesine yol açmıştır. Zorunlu çalışma yükümlülüğü, ücretlerin sınırlandırılması, çalışma saatlerinin uzatılması, yoksul köylüleri angarya çalışmaya zorlayan yol vergisi vb. uygulamalar bu tür önlemler arasında sayılabilir. Buna karşılık, savaşın getirdiği kıtlık koşullarına rağmen piyasa mekanizmasına teslim olunması, büyük çapta savaş vurgunlarını ortaya çıkarmış; böylece, doğrudan içine girilmemiş olsa da, savaşın ve yarattığı koşulların, geleneksel bir ilkel birikim aracı olma özelliği Türkiye’de de sergilenmiştir.

Emperyalizm ile bütünleşme

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesini izleyen yıllar, faşizmin yenilmesinde oynadığı belirleyici rol ile Sovyetler Birliği’nin ve onun yanında faşist işgalden kurtarılan Avrupa ülkelerinde sosyalist hükümetlerin oluşturduğu sosyalist blok karşısında emperyalist ülkelerin birleşerek örgütlendikleri bir dönemdir. Bu dönemde, cumhuriyet rejimi ve güçlenişini sürdüren burjuvazi, emperyalizm ile bütünleşme iradesini açıkça ortaya koymuştur. Örneğin, Türkiye’nin NATO’ya girişi Şubat 1952’deki bir parlamento kararı ile, dolayısıyla, Demokrat Parti döneminde kesinleşmiş olmakla birlikte, ilk ve ısrarlı başvurular Nisan 1949’da, yani Cumhuriyet Halk Partisi eliyle yapılmıştır.

Aslında, 1946’da başlatılan “çok partili” dönem, kurulan sol partilerin ve sendikaların daha aynı yılın sonu gelmeden kapatılmalarıyla sadece düzen içi olan partileri çoklaştırmıştır. 1950’deki genel seçim sonunda iktidar partisinin değişmesiyle, kimilerince ileri sürüldüğünün tersine, bırakalım bir devrim ya da karşı devrimi, yeni bir evreye bile girildiği söylenemez. Gerçekten de, 1950 ‘den sonra, yukarıda değindiğimiz dış siyasal ve askeri ilişkilerin yanı sıra, gerek sermaye çevrelerinin talepleri, kalkınma stratejisi ve devletin rolü, gerekse dış ekonomik ilişkiler gibi konularda bir aykırılık ya da kopuş değil benzerlik ya da süreklilik söz konusudur.

DP’nin hükümetin tek partisi olduğu ve 27 Mayıs 1960’taki askeri darbe ile kesintiye uğrayan dönemde, ülkemizde şu tür değişim ve süreklilikleri saptamak mümkündür: (a) İlk 3-4 yıl boyunca, bir yandan yeni topraklar tarıma açılırken, tarımsal üretimde makineleşmenin geliştiği ve kapitalist ilişkilerin ortaya çıkıp yaygınlaşmaya başladığı gözlenmiştir. (b) Tarihimizin en önemli köyden kente göç olayı yaşanmış ve kentlerde köyle bağlantısı kesilmemiş bir potansiyel sanayi işçisi kitlesi ortaya çıkmıştır. Bu kitle, izleyen 10 yılda kapitalist sanayileşmenin işgücü ordusunu oluşturmuştur. (c) Devlet ihaleleriyle palazlandırılan burjuva tipolojisi yeni örneklerle çoğalıp çeşitlenirken, bir yandan da, tek parti döneminde büyütülmüş kapitalistler, yabancı sermaye ortaklık ve ilişkileri ile daha da gelişme imkânlarını bulmuşlardır. (d) İşçi sınıfının sayıca gelişmesinin yanı sıra, tarım dışında çalışan nüfus içinde bulunmakla birlikte ne işçi ne de memur olan, küçük üreticilik ve küçük hizmetlerde varlığını sürdüren, küçük burjuvazi ile lumpen proletaryanın özelliklerini taşıyan marjinal grupların tarım dışı çalışan nüfus içindeki payı üçte bir oranına yaklaşmıştır. (e) İşçi sınıfının siyasal ve ekonomik mücadelesi ağır bir baskı altında tutulmuş; bu zorbalık, dönemin sonlarına doğru düzen içi siyasetin kişi ve kurumlarına da yansıyarak tam bir “istibdat rejimi”ne dönüşmüştür. (f) Türkiye emperyalist sistem içinde bağımlılığı ve kişiliksizliği ile sivrilen bir ülke konumuna getirilmiştir.

İşçi Sınıfının Yükselişi

İşçi sınıfımız, 27 Mayıs 1960 ile başlatılıp 12 Eylül 1980’e kadar getirilebilecek dönemde nicelik ve nitelik açısından belirgin bir gelişme göstermiştir. Nicelik sözcüğü ile sınıfın sayısal büyüklüğünü ve toplam nüfus içindeki oranını, nitelik ile de örgütlenme yeteneği ve hem ekonomik hem siyasal mücadelede kararlılık ve deneyim kazanmasını anlatmak istiyoruz.

Bu uzunca dönemin yarısını oluşturan ilk 10 yılı, Türkiye ekonomisinin yüksek gümrük duvarları ile korunarak, genişleyen iç pazar için üretim yapan bir sanayiin gelişmesine tanık olmuştur. İşçi sınıfının sayıca çoğalması, emekçi kitlelerin mücadelecilikleriyle birlikte alım güçlerinin artması ve 1961 Anayasasının hak ve özgürlüklerin gelişmesine olanak vermesi bu gelişmeyle bağlantılı olgulardır.

O sıralarda sol hareket içindeki siyasal tartışmalarda, kimilerince, çok az gelişmiş olduğu ve devrimci mücadele içinde öncü rol üstlenemeyeceği ileri sürülen işçi sınıfının, 15-16 Haziran 1970 günlerinde İstanbul ve Kocaeli illerinde gerçekleştirdiği büyük kalkışmanın bu sınıfın varlığına ilişkin “tereddütleri” silip süpürmesi, ilginç bir nokta olarak vurgulanabilir. İşçi sınıfının bu kalkışması o kadar etkileyici ve ürkütücü olmuştur ki, bu olaydan 9 ay kadar sonra gerçekleştirilen 12 Mart 1971 askeri darbesinin, esas olarak işçi sınıfına bir yanıt olduğu yönündeki yorumlara katılmamak zor görünmektedir.

Altmışlı yılların sonundaki pazar ve finansman darboğazı diye özetlenebilecek ekonomik sorunları ile başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi kitlelerdeki hareketlenme sorununu aşmak üzere 12 Mart dönemi boyunca ekonomi, siyaset ve hukuk alanlarında birtakım önlemler alma yoluna giden Türkiye kapitalizmi, bunların büyük bölümünün yetmişli yılların ortalarından itibaren derdine deva olmadığını görmeye başlamıştır.
Yetmişli yılların ikinci yarısı, işçi sınıfının ekonomik mücadelesinin büyük bir güç ve ivme kazandığı, bunun sonucu olarak ciddi ücret artışlarının sağlanabildiği, genel olarak emekçi kitlelerin örgütlenme ve mücadele yeteneklerinin dikkate değer bir gelişme gösterdiği; buna karşılık, kapitalist düzenin kendi legalitesini bile hiçe sayan komplolar ve provokatif saldırılar dışında çare üretemediği bir dönemdir. O sıralarda, “aşağıdakilerin eskisi gibi yaşamak istemedikleri, yukarıdakilerin eskisi gibi yönetemedikleri” türü anlatımlarla ülkenin bir devrimci duruma yaklaşmakta olduğuna ilişkin öngörülerin, hiç değilse, imaların yapılmakta olduğunu ve bunların hiç de dayanaksız bulunmadığını hatırlatmakta yarar vardır.

Bununla birlikte, aradaki 12 Mart kesintisini kısa sürede aşarak yükselişine devam eden işçi sınıfımız, nesnel durumun sağladığı imkânlardan yararlanarak devrimci bir atılım gerçekleştirebilecek siyasal örgütlülüğe ulaşamamış, dolayısıyla, iktidarı almaya yönelik ciddi bir girişimi de gündemine getirememiştir.

En büyük saldırı

Bu noktada, ekonominin, tarıma dayalı geleneksel ürünlerle değil, belirli bir üretim kapasitesine ulaşmış sanayi ürünleri ile dış pazarlara açılması, özellikle bu ihtiyacı şiddetle duyan sanayi alt kesimlerinde devrimci sendikacılığın ataklığı ile yükselen işçi ücretleri, öte yandan, esas olarak ellili yıllardan kalmış ve yetersizleşmiş bulunan –başta ulaşım ve enerji olmak üzere- alt yapının genişletilerek yenilenmesi güçlükleri de göz önüne alınmalıdır. Türkiye egemen güçleri bu sorunları çözememişlerdir.

Türkiye’nin egemen sınıflarının bu çözümsüzlüğe yanıtı, o zamana kadar görülmemiş şiddette bir saldırı olmuş ve 12 Eylül tarihi ile simgeleştirilmiştir. Başka bir açıdan bakılarak, buna, kendi kaderini eline alma gücünü ve kararlılığını gösterememiş Türkiye işçi sınıfına kesilmiş çok ağır bir ceza demek de mümkündür.

Bugün hâlâ bütünüyle sona erdiği söylenemeyecek, belki de, aynı soydan farklı ataklarla devam ettiğini düşünmenin yanlış olmayacağı bu en büyük saldırı, işçi sınıfının onlarca yıllık mücadele birikiminin ürünlerini, neredeyse, silip süpürmüştür. Daha da kötüsü, işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele gücünün, deneyiminin, hatta istek ya da niyetinin yok edilmesine yönelmiş; bu doğrultuda çarpıcı başarılar elde etmiştir. Benzer şiddette bir saldırının bütün emekçi kesimleri ve aydınları da hedef aldığı bilinmektedir. Doksanlı yılların hemen başından başlatılarak bugüne kadar getirilebilecek dönem ise çeşitli badireler atlattıktan sonra iktidarını sürdürmekte olan Türkiye burjuvazisinin, yeni yeni ve hızla serpilip gelişen İslami kesimlerinin de katılımıyla, ekonomisini uluslararası finans-kapitalin egemenliğine teslim etmenin, Cumhuriyeti ise dünya emperyalist sisteminin güdümüne sokarak tümüyle başkalaştırmanın arayışı içinde geçmiştir. Hatta burada bir arayıştan söz etmek bile fazladır; o arayış sözü edilen dış çevrelerde yapılmakta, içeridekilere arayışın sonuçlarını olabilen en hızlı ve eksiksiz biçimde uygulamaya geçirmek kalmaktadır.

Emperyalizme her yönden ve tam anlamıyla bağımlı, hem ekonomik hem toplumsal ve siyasal göstergeler açısından orta gelişkinlikte bir kapitalist ülke olarak tanımlayabileceğimiz ülkemizin yapısı, aşağı yukarı yüzyıllık geçmişine ve bugünkü durumuna çok hızlıca göz atıldığında, işte böyle bir tablo sunmaktadır.

Ek Okumalar

• Metin Çulhaoğlu, Tarih Türkiye Sosyalizm, (4. ve 5. Bölümler)
• Çulhaoğlu, Güler, Özalp, Okuyan, Sosyalist Devrim Teorisi, NK yayınları
• Gelenek no.99, Mayıs 2008, Dosya: Türkiye Cumhuriyeti Tasfiye ve Miras (dosya yazıları)
• Aydemir Güler, Son Kriz, Yazılama yay.
• Kemal Okuyan, Türkiye’de Sosyalizmin İktidar Arayışı, Yazılama yay.

Sorular

1. 20. yüzyılın başlarından bakıldığında Osmanlı İmparatorluğu’nun “yarı sömürgeleşmiş bir toplum yapısı” özelliğini taşıdığını söylemek, sorunsuz ve gerçekçi sayılabilir. Bu kabulü besleyen siyasal-ekonomik-askeri gerekçeler nelerdir?
2. Osmanlı burjuvazisinin özellikleri ve işçi sınıfının durumunu değerlendirerek bu nesnelliğin burjuva demokratik devriminin seyri üzerindeki etkisini tartışınız.
3. Burjuvazinin yeterince palazlanmadığı bir dönemde burjuva demokratik devriminin motor gücü küçük burjuva kadrolardan oluşan yapılar (İttihat ve Terakki- Kemalist kadrolar) olmuştur. Bu veriden ve Türkiye’deki toplumsal gelişimin seyrinden yola çıkarak Türkiye’nin burjuva demokratik devrimini gerçekleştirmemiş ya da tamamlamamış bir ülke olduğuna ilişkin değerlendirmeleri tartışınız. Dünyadaki örneklerden de yola çıkarak burjuva demokratik devrimlerinin çalkantısız ve eksiksiz, devrimin tüm gereklerini ve görevlerini bir tek momentte tamamladığını söyleyebilir miyiz? Tartışınız.
4. Türkiye burjuva demokratik devrim sürecini gecikmeli, sıkıntılı ve eksikli yaşamıştır. Buradan yola çıkarak günümüzde burjuva demokratik devrimin eksik bıraktığı görevleri yerine getirmek için adı ne olursa olsun (Burjuva demokratik, milli demokratik, ulusal demokratik vb.) yeniden bir demokratik devrim aşamasının gerekli ve mümkün olup olmadığını değerlendirin.
5. Türkiye’de çeşitli zaaflar taşıyan bir burjuva devriminden söz ediyoruz. Bu zaaflara karşın sol açısından burjuva devrimin belirli bir tarihsel miras oluşturduğunu, bu mirasın yok edilmesine karşı işçi sınıfının önemli bir sorumlulukla karşı karşıya olduğunu da söylüyoruz. İlk cümlede hatırlattığımız değerlendirme ve ikinci cümledeki tez birbiriyle çelişiyor mu? Tartışınız.
6. 1946’da “çok partili” döneme geçilmiş ve 1950’de DP iktidar olmuştur. CHP iktidarının 1945’lerden sonraki ve 1950’de iktidar olan DP’nın siyasal-ekonomik-askeri politikaları arasında kopuş diye tanımlanabilecek farklılıklar var mıdır? Tartışınız.
7. 27 Mayıs 1960’dan 12 Eylül 1980’e kadar geçen dönemde işçi sınıfının yapısı, niceliği, dinamizmi, örgütlülüğü ve kazanımları bakımından ortaya çıkan gelişmeleri irdeleyiniz. 12 Mart 1971 darbesinin genelkurmay başkanı Memduh Tağmaç’ın “toplumsal gelişme, siyasal gelişmeyi çok aştı” sözünden yola çıkarak 12 Mart’ın amacını açıklayınız.
8. 12 Mart darbesi baskıcı uygulamalarla işçi sınıfının dinamizminin önüne set çekebilmiş midir?
9. Sermaye cephesinden bakıldığında, 12 Eylül’ü kaçınılmaz kılan gerekçeler nelerdir? Hedefi ve sonuçlarını dikkate alınarak işçi sınıfı açısından etkileri neler olmuştur?
10. 1990’lardan sonraki sosyal-siyasal-askeri-ekonomik gelişmelerin belli başlı özellikleri nelerdir? Bağımsızlık ve egemenlik kavramlarının bu dönemde değersizleştirilmesini tartışınız.