Giriş
Türkiye Komünist Partisi’nin güncel siyasal açılımları, parti programı başta olmak üzere temel tanımlayıcı belgeleri esas alır. Bu birikimin köşe taşları yukarıda çizildi. TKP “Marksist-Leninist” bir partidir. TKP, “geleneksel sol” dediğimiz belli bir geleneğin parçasıdır. TKP geleneksel solun içinde devrimci bir yorumun başını çeken bir partidir. TKP, Türkiye solunun belirli bir momentine doğmuş özgünlükleri olan bir partidir. TKP’nin özgünlükleri örgütsel anlayış ve pratiğini de ilgilendirmektedir. TKP’nin güncel siyasal açılımları bu zeminin üstünde kavranmaya çalışılmalıdır.
Bu başlıkta bir eğitim oturumunda, bazı pratik sınırlar çekilmesi anlayışla karşılanmalıdır. Burada açılımlar yelpazesinden bugünkü mücadelemiz açısından anlamlı bir seçme yapılmaya çalışılmıştır.
Partinin siyasal açılımlarında, her zaman vurguladığımız, pek az lâyıkıyla hayata geçirebildiğimiz ve bugün her zamankinden daha fazla gereksinim duyduğumuz bir ortak payda bulunmaktadır: örgütlenme, sosyalizm mücadelesine yeni insanlar kazanma…
Partinin herhangi bir açılımının, gerek karar aşamasında gerekse pratiğinin değerlendirilmesinde bu kritere mutlaka uyulması gerekir. İlgili açılımımız sosyalizm mücadelesine yeni insan anlamında somut katkılarda bulunmuş mudur? Partinin örgütlenme kanallarını zenginleştirmiş midir? Bu açılım sayesinde hangi nicelikte emekçi, aydın, genç yüzünü sosyalizme ve somut olarak TKP’ye dönmüştür?
Dediğimiz gibi bu açıdan TKP kendini genelde başarılı saymamaktadır ve örgütlenme yeteneğini defalarca artırmayan bir TKP’nin dünyanın en derinlikli, tutarlı, beğenilen açılımını bile geliştirmesinin yararı tartışmalıdır. Hele bugün… Parti büyümenin, örgütlülüğünü yaymanın ve toplumda etkili bir güç olmanın acil ve kaçınılmaz olduğunu saptamaktadır. Verili koşullarda, merkeze doğru kaymakta olan düzen solunun bıraktığı boşluğa, merkezin eteklerinde konumlanacak olan liberal sol bir yapılanmanın yöneleceği, öte yandan Kürt hareketiyle birlikte “çatı partisi” olgusunun siyasal gündemde yer işgal edeceği bir gerçektir. Bu durumda partimizin sosyal demokrasi, liberal sol ve Kürt hareketi cephesindeki, işçi sınıfını ve sosyalist devrim hattını zora sokacak gelişmeleri göğüsleyebilmesinin, siyasal gelişimini sürdürebilmesinin yegâne koşulu, ölçek büyütmektir.
Bu nedenle partimiz siyasal açılımlarını; toplumsallaşma, yaygınlaşma ve örgütlenme hedeflerimizin önemli bir unsuru olarak görmekte ve örgütlenmeyi, yeni üyeler kazanmayı başa koymaktadır. Bunun dışında verili koşullarda küçük ölçeklere mahkûm sol ile birleşik bir açılım stratejisinin gerçekliği yoktur. TKP’nin ülkemizde solu temsil etme gücüne sahip olmaktan başka seçeneği yoktur. Siyasal ve örgütsel açılımlarımız bu doğrultuda değerlendirilmelidir.
TKP sadece çoğalma kriteri açısından değil, başka pencerelerden de bakarak kendi attığı adımlara karşı eleştirel davranmayı gelenek haline getirmiştir. Bu, iddiasızlığa varan bir özeleştiri kutsaması değildir. Bu, solda çok rastlanan, geçmişi dönemlere ayırıp kendi öz tarihi karşısında keyfi tercihlerde bulunmak da değildir. TKP mücadele ettiği dönem itibariyle deneyselci olmak, her yaptığını kılı kırk yararak değerlendirmek, değiştirmekten korkmamak durumundadır.
TKP’nin siyasi açılımları, onu alıp taşıyacak dalgalara oturmamaktadır. Tersine TKP, akıntıya karşı mücadeleyi seçmiş bir partidir. Dolayısıyla bizim en büyük güç kaynağımızın yaptığımız işle ilgili geliştirdiğimiz bilinç olduğu unutulmamalıdır.
TKP tam da bu nedenle siyasal üretimini, analizlerini ve açılımlarını partinin bütününde bir tartışma ortamı yaratarak, söz konusu açılımların içselleştirilmesinin zeminini sağlayarak karara dönüştürmekte ve mücadele alanlarına taşımaktadır. Bu yöntemin dışında bir anlayışın başarı şansı yoktur. Elbette bu tartışma sürecinin, başıboş ve ön tıkayıcı bir kaotizme dönüşmesi de mümkün değildir. Parti içinde sağlıklı bir ortamın ön koşulu, süreci tanımlı hale getiren merkeziyetçi yaklaşımdır. O nedenle bu tartışma süreçlerinde verili nesnellik esas alınarak ve merkezi olarak çizilen bir çerçeveye gereksinim vardır. Parti, tartışma sürecinde ve sonrasında parti üyelerinin dışından gelecek eleştiri ve önerilere de açıktır ancak, parti ve hiçbir partili, konumunu, kararını dışsal faktörlere göre belirleyemez. Örneğin; partimizin, yurtseverlik açılımı, Kürt sorununa yaklaşımı, AKP karşıtlığı ve gericiliğe karşı tutumu vb. açılımları dışımızdaki çevrelerce eleştirilebilir. Karar alınma sürecinde bunlara kulak tıkayamayız. Ancak sürecin karara dönüşmesinden sonra, parti ve hiçbir partili kararı zayıflatacak dış etkilere itibar edemez ve tereddütlü davranamaz. Bunun aksi, partiyi ve partililiği yıpratmak, yok saymak anlamına gelir.
Siyaset üretiminde bir diğer önemli ve yöntemsel başlığa daha değinebiliriz. TKP burnu büyük bir parti değildir. Kendisinin dışındaki faktörleri görmezden gelmek gibi bir alışkanlığı da yoktur. Ancak birçok alanda TKP “yeni bir hareket” yaratma, kurma gereksinimine işaret etmekte ve buna yönelik olarak çalışmaları tasarlamaktadır.
Bu yaklaşım şu açılardan düşünülmelidir:
a. Türkiye solu 1960’lardaki yükselişten sonra peş peşe yenilgiler biriktirmiştir.
b. Bu yenilgiler tasfiye biçimini almıştır ve sol buna çare bulamamıştır. Bu süre içinde toplumsal ses getiren kimi çıkışlar da kısa süreli olmuş ve gerilerinde, solun toplumla ilişkileri açısından bakıldığında umutsuzluk, dağınıklık bırakmışlardır.
c. Solun siyaset kültüründe ciddi bir bozulma, samimiyetsizlik, pragmatizm ve içe dönüklük gözlemlenmektedir.
d. Solun bir bütün olarak önemsizleştiği ülkede, sol çemberi kırmayı başaramadığı ölçüde veya bunu denemek yerine, kendine ait alanları tanımlamaya ve bu dar alanlarda devinmeye yönelmiştir.
e. TKP; yeni bir sol kültürü, yeni bir örgütlenme dinamizmini, yeni bir toplumsal hamleyi geliştirebildiği takdirde, solun geçmişten bugüne biriktirdiği değerleri verimli ve sağlıklı bir potada yan yana getirebilecektir. Böylesi bir çekim merkezi yaratılamadığı sürece geleceği kazanma şansı olmayacaktır.
Yurtseverlik ve Yurtsever Cephe
Partimiz yaklaşık 2004’ten bu yana Türkiye devriminin antiemperyalist bir eksende seyredeceğine ilişkin saptamayı daha vurgulu yapmaktadır. Bu saptamanın uzantısı olarak “yurtseverlik” ideolojik bir tema olarak öne çıkarılmıştır. Yurtseverliğin öne çıkarılmasında, özellikle AKP’nin iktidar olması ve ardından gelen dönemde, emperyalizmin ülkemizin iç ve dış siyasal süreçlerine dışarıdan müdahale eden bir olgu olmaktan çok daha ileride, bir iç olgu haline gelmesi belirleyici olmuştur.
AB üyeliği; Türkiye’de hep bir can simidi, her derde deva bir ilaç olarak kitlelere sunulmak istendi. Bu yalnızca bir kandırmaca değil, aynı zamanda Türkiye kapitalizminin kendisine çizdiği gelişim rotasıydı. AKP hükümetiyle birlikte bu cephede, neredeyse silip süpürücü bir kampanyaya yönelindiği hatırlanacaktır. TKP böyle bir konjonktürde, AB’yi bir emperyalist odak ve AB üyelik sürecini de bağımlılığın şiddetlenmesi olarak görerek yaptığı geleneksel değerlendirmenin ötesine geçmiş ve düzen kampanyasına yönelik biriken tepkilere seslenmeyi denemiştir.
2003’te ABD’nin Irak’ı işgali ve bu kapsamda Türkiye topraklarını kullanması tartışmaları sırasında örgütlenen “işgale karşı komiteler”, AB sürecinin hız kazanmasıyla birlikte bu başlıkta yeniden örgütlenmiştir. Yurtsever Cephe bu çerçevede belli bir mesafe alındıktan sonra partili ve partisiz antiemperyalistlerin oluşturduğu bir yapı olarak şekillenmiştir.
Bu noktada, emperyalizm konusunun solda da bir turnusol olduğu unutulmamalıdır. Geçmişte sol açısından antiemperyalizm sıradan bir ortak paydaydı. 1980’lerde başlayan neo-liberal dalga dünya solunu da etkilemiştir. Gorbaçov’un önderliğinde SSCB ve diğer sosyalist ülkeleri yıkılışa sürükleyen süreçte en büyük ideolojik tahribatlardan biri solun antiemperyalist kimliğine verilmiştir. Sosyalizm ile kapitalizmin uzlaşabilirliği ve emperyalizmin saldırgan karakterinin aşıldığı yönündeki tezler solda geniş taraftar bulmuş, kabul görmüştür.
TKP’nin antiemperyalist görevlere yaptığı vurgu bu nedenle solda mayınlı bir tarlaya cesaretle girmek anlamına da gelmiştir. Çağdaşlık ve demokrasi adına emperyalizmle işbirliğini savunanların TKP’yi kısa yoldan milliyetçi ilan ettiklerini, yurtseverliği milliyetçilikle özdeşleştirdiklerini biliyoruz. Bu ideolojik mücadele hem burjuvaziye hem de sol liberalizme karşı bugün de sürmektedir.
Bu cephede özellikle 2007’deki Cumhuriyet Mitingleri, 22 Temmuz 2007 AKP’nin seçim başarısı ve 2008-2009 Ergenekon operasyonlarıyla, Türkiye’de burjuva milliyetçiliğinin neo-liberal saldırı karşısında gardının düştüğü kesindir. TKP ise solda “emekçi yurtseverliği” diye anılan bir kulvarı dişiyle tırnağıyla açmayı başarmıştır.
Yurtsever Cephe bu kazanımda kritik bir öneme sahiptir.
Buradan, Türkiye’nin emperyalizmle ilişkilerinin bu döneme özgü olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan itibaren yüzünü Batı kapitalizmine çevirmiş, giderek emperyalist sistemle bağımlı bir ülke statüsünde bütünleşmiştir. Bütünleşmenin öncesinde iç ve dış siyasal süreçlerde, iç dinamiklerin ağırlık taşıdığı bir dönem yaşanmıştır. Türkiye bağımlılıktan varlığı dünya kapitalizmi için tartışmalı bir ülke statüsüne, sömürgeleşmeye doğru kaymaktadır. Bu değişimde düzen çeşitli dönemeçler almıştır kuşkusuz. Ancak alt dönemler arasında bir süreklilik de vardır. Türkiye kapitalizmi sömürgeleşme olasılığıyla yüz yüze geldiyse bu büyük bir kopuşun değil, cumhuriyet döneminin bütününün burjuva ve uzlaşmacı karakteri nedeniyle olmuştur.
Bu durum sosyalist sistemin çözülüşüyle sıkı sıkıya ilişkilidir. Sosyalist sistemin çözülüşü, emperyalizmin av alanlarına doğrudan müdahale etme fırsatını verdiği gibi av alanı içerisindeki tek tek ülkelerin de önemli bir pazarlık kozunun elinden gitmesine neden olmuştur. Dış politikasını komünizme karşı set oluşturma stratejisi üzerinden oluşturan Türkiye’nin, hem dış hem de iç politikada önemli bir kozu elinden gitmiştir. Emperyalizme tabiyet süreci, sermaye sınıfının değişik katmanları ve düzenin politik-askeri ve diğer kuruluşları tarafından bir dirençle karşılaşmamış ve hem sermaye sınıfı hem de siyasal özneler arasından işbirlikçilerini yaratabilmiştir.
Bizim tezimiz, yurtsever kimliğin sosyalist ideolojinin ayrılmaz bir parçası olduğu ve antiemperyalist mücadelenin sosyalist devrim sürecinin kritik kulvarını oluşturduğu yönündedir.
Emekçi yurtseverliğimiz ile milliyetçilik arasındaki mesafe kapanamaz. Çünkü günümüzün işbirlikçiliği, herhangi bir burjuva fraksiyonunun özelliği değil sistemin karakteridir. Türkiye’de kapitalizm, iç dinamiklerin önemsizleştirilmesi, toplumsal gereksinimlerin yok sayılması üstünden yola devam etmekte, kapitalizm varlığını sürdürdükçe bir ülke olarak Türkiye silikleşmekte, sömürgeleşmektedir.
Emperyalizme karşı yurtseverlik açılımı, yakın ve orta vadede Partimizin mücadele ve örgütlenme ekseninin omurgasını oluşturmaktadır. Bugün işçi emekçi temelli yurtseverlik, partinin toplumsallaşma kanalları açabileceği, kitlelerle buluşmasının koşullarını yaratabileceği en önemli zemini oluşturmaktadır.
Emekçi yurtseverliğinin zorlu bir mücadele vermesi gereken cephelerden biri de Kürt sorunudur. Yalnızca Türk burjuva milliyetçiliği değil Kürt milliyetçiliği de yurtseverlik kavramı üzerinde tekel arayışındadır. Bizim ihtiyacımızın, her kökenden emekçilerin birlikte oluşturdukları toplum ve birlikte yaşadıkları ülke ile bağlantılı olan, etnik referansı bulunmayan bir ortak kimlik olduğu açıktır. Yurtsever Cephe, sosyalizmin iktidar mücadelesinde Türk ve Kürt emekçi kimliğinin birlikte örgütlülük ve mücadelesini esas almıştır.
Bir diğer nokta, “cephe” kavramının çağrıştırdığı, sınıflar arası işbirliği fikrinin reddedilmesidir. Yurtseverlik düzen içi bir zemine değil sosyalist devrim mücadelemize bağlanmıştır.
Verili koşullarda Yurtsever Cephe örgütlenmesinde motor güç partidir. YC, hareketi hızla büyütecek bir maymuncuk olarak düşünülmemiştir. Tersine YC’nin örgütlenmesi ve etkili bir güç haline gelmesi partinin toplumda etkili olabilecek bir büyüklüğe ve örgütlülüğe ulaşması ile bire bir ilişkilidir. Özeti, parti ne denli örgütlenir ve büyürse, toplumda etkili olacak bir ölçeğe ulaşırsa, YC örgütlenmesinin önündeki kısıtlar da o denli önemsizleşecektir.
Piyasacılık
Kapitalizm bütünüyle piyasa mekanizmalarının belirleyici olduğu bir sistemdir. Bu sistemde toplumsal yaşamın bütünü “piyasanın görünmez eli” tarafından belirlenir. Kapitalist sistemin, zaman zaman sosyal devlet anlayışını benimsemesi bu gerçeği değiştirmez. 1929 bunalımından sonraki yıllarda uygulanan Keynesyen politikalar dönemseldir ve kapitalizmin yaşadığı krizi aşma ihtiyacının sonucudur.
1970’lerden itibaren kapitalist sistem, sosyal refah devleti anlayışını kendi ihtiyaçları doğrultusunda terk ederek piyasanın belirleyici olduğu modele dönmüştür. Piyasacılık emperyalizmin 20. yüzyılın son çeyreğine ve 21. yüzyılın başına damga vuran neo-liberal saldırının önemli bir unsurudur.
Emperyalizm başlığında olduğu gibi bu noktada da solun safları bu saldırı karşısında sarsıntı geçirmiştir. Sosyalist ülkelerdeki çözülüşe, merkezi planlamanın serbest piyasa lehine önce düzeltilmesi, sonra reddi eşlik etmiştir. Sol içinde kimi unsurlar, saldırının parçası olan özelleştirme uygulamalarını, birincisi verimliliği artırabilecek bir teknik olarak görüp, savunabilmiştir. İkinci olarak da, özelleştirme politikaları ve genel olarak piyasacılık devleti küçülten, dolayısıyla geleneksel baskıcı devletin demokrasi karşısında gerilemesi olarak gündeme getirilmiştir.
Piyasacılık ve özelleştirmecilik maddi anlamıyla işçi sınıfına, genel olarak ülkenin ekonomik altyapısına, kendi kendine yeterliliğin altını oymasıyla bağımsızlık olgusuna ve düşüncesine, planlama ve kalkınmacılığa, ideolojik olarak da sola ve kamuculuğa yönelik bir huruç ve yağma harekâtıdır. AKP öncesinde başlayan piyasacı harekât 2002’den itibaren bir tasfiyeye dönüşmüştür.
TKP bu başlıklarda her zaman sağlam ve kararlı bir duruşa sahip olmuştur.
Piyasacılığın kâr hırsının ürünü olan krizin, emperyalist dünyada daha gerici, daha otoriter ve daha militarist politikaları gündeme getirdiği ve getireceği bir gerçektir. Türkiye’de sermaye işbirlikçiliğinin de bu süreçten muaf olacağı düşünülemez. Bu açıdan sermayenin önümüzdeki dönemde daha da gericileşmesi, saldırganlaşması kaçınılmazdır. “Piyasa faşizmi” diyebileceğimiz bu genel eğilimin Türkiye’de ve AKP sayesinde dinci gericilikle donatıldığı eklenmelidir.
Gericilik
“Son gericilik dönemi insanlığa büyük acılar çektirdi.”
TKP programının giriş bölümünde yer alan bu saptamadaki gerçeklik 21. yüzyılın ilk yıllarına damgasını vurdu. İnsanlık henüz bu son gericilik dönemini aşmış değil.
Türkiye’nin potansiyel olarak dinci gericiliğe fırsat yaratan bir sosyolojik yapıda olduğu bilinmektedir. Bu potansiyelin gericilik dönemlerinde açığa çıkartılarak yükseltilmesi emperyalizm ve işbirlikçi iktidarlar için, özellikle işçi sınıfı örgütlülüğünün dibe vurduğu dönemlerde, hiç de zor olmamaktadır.
Söz konusu potansiyel çoğu zaman din faktörü, doğululuk gibi müdahale edilemez kaynaklara bağlanır. Oysa gericiliğin toplumsal dokuda tutunması, burjuva devriminin ve aydınlanmanın zaaflarının bir ürünüdür ve bu, bütünüyle sınıf mücadelelerinin bir sonucudur.
Bugün ülkemizde gericilik, emperyalizm ve işbirlikçi piyasacı zihniyet tarafından sürekli beslenmektedir.
Piyasacılığın kaçınılmaz sonucu olarak artan işsizliğin, çalışma koşullarının acımasızlığının, yoksullaşmanın çürümeyi ve gericileşmeyi getirmesi de kaçınılmazdır. Yoksullaşan kitlelerin öbür dünya beklentilerinin artırılması, bu dünyadaki hak taleplerini aşağıya çekmekte ve dirençlerini minimize etmektedir. “Ilımlı İslam” modeli ya da “Yeni Osmanlıcılık” bölgeye yönelik emperyalist politikaların yanı sıra, iç politikada da böyle bir amaca hizmet etmektedir. Partimiz, gericiliğin toplumsal dokumuzda yeni mevziler kazanmasını ve toplumsal yaşamımızın her geçen gün gericilik tarafından belirlenmeye başlamasını bir tehdit olarak görmektedir.
Ancak, solda bazı kesimler, gericileşmeyi “sosyolojik bir gerçeklik” ya da “inançlı insanların çoğunlukta olduğu emekçi kesimler içerisinde kabul görme” anlayışıyla meşrulaştırma çabasındadır. Bu çabaların, iktidar hedefini terk etmekten öte hiçbir karşılığı yoktur. Gerici ideolojilerle mücadele etmeksizin ne sosyalist devrime yakınlaşmak mümkündür ne de sosyalist dönüşümlere yönelmek. Komünist hareket burjuva devriminin getirdiği tarihsel ilerlemenin öncesine (ideolojik, toplumsal, kültürel, örgütsel…) dönme eğilimleriyle uzlaşamaz. Komünist hareket burjuva devrimiyle sınırlanamaz, ama burjuva devrimi bizim için bir alt sınır oluşturur.
Dinci gericilik karşısında konumlanış Türkiye solu için gelenekselleşmiş bir değerdir. Bu yalnızca bir siyasal tutum alıştan da ibaret değildir. Türkiye solu, ülkemizdeki çağdaş kültürel ve sanatsal birikimin ihmal edilemez bir unsuru olmuş, sayısız sanat ve kültür insanı yetiştirmiş, ürün vermiş ve gericilik karşısındaki pozisyonunu gerçek bir ürün birikimiyle somutlamıştır. TKP bu geleneği tırtıklamaya dönük girişimlere karşı çıkmakta ve ilerletmeye, geliştirmeye çalışmaktadır.
Bu yaklaşım türbanı bir özgürlük konusu olarak yorumlayan başka sol hareketlerle aramızdaki köklü bir ayrıma denk düşer. 1980’lerde dönemin Perinçek hareketi, 1990’larda devrimci demokrat hareketler ve 2000’lerde liberal sol bu açıdan son derece yanlış tutumlar geliştirmiştir. TKP bu başlıkta mücadelenin giyim kuşama indirgenmesine de her zaman karşı çıkmış ve sosyalist aydınlanmanın çok cepheli bir toplumsal bir mücadele olması gerektiğinin altını çizmiştir. Egemen güçlerden ve düzenden kopmaksızın böyle bir aydınlanmacılık tanımı yapılmasının mümkün olmadığı açıktır.
TKP bu gerekçeyle burjuva lâisizminin dinci gericiliği beslediğine işaret etmiş ve “dinci gericilikle mücadele bizim işimiz” sloganıyla konuya yaklaşmıştır. TKP’nin inançlı insanlarla ve ibadet özgürlüğü ile hiçbir sorunu olamaz. Partimizin işaret ettiği tehlike, siyasal ve toplumsal alanın dinsel esaslara göre şekillendirilmesidir. Bu nedenle, gericileşmeye karşı durmadan, bu alanı özgürlükler alanı olarak kabul ederek Türkiye’de eşitlikçi bir siyasal çıkış gerçekleştirilemez.
Yukarıdaki bölümlerde, partimizin başat kabul ettiği üç mücadele başlığından, daha doğrusu, birbirini besleyen üç mücadele alanından söz ettik. Bunlardan herhangi birisini önemseyip, diğerlerini önemsiz kabul etmek, felakete sürüklenişi engellemeyecek, geçişkenlikleri nedeniyle emperyalizmin ve sermayenin topyekun saldırısını geriletmeye yetmeyecektir. Örneğin; “Ben gericiliğe karşıyım ama küreselleşme ve piyasacılıkla sorunum yok,” demek, üzerimize yıkılmakta olan felaketi püskürtmek açısından hiçbir değer taşımaz. Felaket ancak, bütünlüklü bir karşı duruşla engellenebilir ve TKP bu bütünlüklü karşı duruşu örgütleme göreviyle karşı karşıyadır.
Toplumsal çürüme, devletin çözülmesi, Cumhuriyetin tasfiyesi ve Yeni Osmanlıcılık
Partimiz 2000’lerin temel bir sorunu olarak toplumsal çürümeye işaret etti. Toplumsal çürümeden kast ettiğimiz, genel olarak depolitize ve örgütsüz yığınların vurdumduymazlığı değildir. Bu genel bir durumdur. Türkiye ise arka fonunda, 12 Eylül’ün, emekçi halkın baskı altına alınmasının, ilerici ve insani değerlerle mutlak bağlantılı solun tasfiyesinin bulunduğu bir süreçte, iç dinamikleri köreltilmiş, nüfusun büyük çoğunluğunun yok sayıldığı, amaçsız, geleceksiz, çaresiz bir topluma dönüştürülmüştür.
Bu tabloda bir dizi kritik faktör vardır. Türkiye 1990 öncesinde dünya kapitalist-emperyalist sistemi içinde belirli bir konumlanışa, tanıma sahipti. Sovyetler Birliği’nin devreden çıkmasından sonra ortaya bu açıdan bir tanım bunalımı çıktı ve hatta Türkiye, emperyalizm tarafından varlığı tartışmalı bir ülke haline geldi.
Gericilik her zaman düzenin merkezinin önemli bir silahıyken, toplumsal dokuya ve merkeze yerleşti.
Neo-liberal ekonomik yapılanma Türkiye’nin kendi kendine yeterlilik anlamında belirli bir eşikte durmasını sağlayan ekonomik, sınaî, tarımsal, finansal altyapısını tasfiye etti.
Türkiye ideolojik ve kültürel olarak çürümeden başka bir adlandırması olmayan, benmerkezcilik, bilim düşmanlığı, hurafeler, cehalet ve şiddetle dolu bir karakter geliştirdi.
Kürt sorunuyla ilgili süreçler bu çürümenin parçası haline geldi. Piyasacılık ve her alanı istila eden kâr ölçütü; toplumsal kültürü, dayanışmayı, fedakârlığı, yardımlaşmayı kuruttu.
Toplumsal çürüme istisnasız bütün kesimler ve ideolojiler açısından erdem olarak kutsanan değerlerin aşınmasıyla birleşti. Toplumu bir arada tutan en büyük faktör egemen ideolojidir. Çürüyen toplum bir arada durma yeteneğini de yitirmeye başladı. Ortaya bir toplumsal çözülme durumu çıktı.
Bu zeminin üstüne emperyalizmin -reel sosyalizm sonrası dönemde- Türkiye’yi başkalaştırmaya yönelik stratejisi ile, içerde burjuva siyasetindeki siyasal yönetim krizi ve düzenin bir dağılma halini alan ideolojik krizi birleşti; bunun sonucunda AKP’nin iktidar yıllarında “devletin çözülmesi” kavramını kullanmaya başladık.
Kapitalist devlet giderek bir strateji sahibi olma özelliğini ve bu devlet stratejisini politik uygulamaya taşıma yeteneğini yitirmeye, mekanizmalar kilitlenmeye başladı. 2007’de Cumhuriyet Mitingleri, darbe tartışmaları, cumhurbaşkanlığı krizi gibi olaylarla anılan dönem devletin çözülmesinin zirve yaptığı konjonktürdür. Düzenin hem aklını yitirdiği hem de elinin kolunun bağlandığı böyle bir ortam, dağılmaya, bölünmeye, iç savaşlara açıktır.
Toplum ve devlet düzeyinde yaşanan bu süreç, Türkiye’de dış dinamiklerin ağırlığının mutlak olarak artmasına yol açmıştır. Emperyalizmin ülkeyi belirleme, maniple etme olanakları görülmemiş ölçüde genişlemiştir.
Türkiye ölçeğinde ve öneminde bir ülkenin betimlenen türden bir dağılmaya teslim edilmesi beklenemezdi. Hukuken ve tanım itibariyle bağımsız, modern, lâik bir kapitalist ulus devlet olarak Türkiye’nin devrini kapattığı görüşünün emperyalizm, tekelci burjuvazinin geniş kesimleri ve dinci-liberal cephe tarafından paylaşıldığı anlaşılmaktadır. 2007 seçimlerindeki AKP başarısı, yeni anayasa girişimleri ve Ergenekon operasyonu bu dönüşümü temsil ediyorlar.
Yeni Osmanlıcılık bu koşullarda ortaya atılmıştır. Osmanlı’ya dönüş tezleri onlarca yıldır alışıldık gerici akımların marjinal konumlarının ötesinde bir anlama sahiptir. Bugün kapitalist düzen içinden, ülkenin geleceğine ilişkin en yaygın projenin cumhuriyetin tasfiyesini temel aldığı görülmektedir.
Emperyalizmin, sermaye işbirlikçiliğinin, piyasacılığın ve gericiliğin saldırılarının temelinde “toplumsal ilerleme”yi engelleme, ülkenin ve toplumun tarihle bağlarını kopartma anlayışı hâkimdir. Emperyalizmin ve işbirlikçiliğin, piyasacılığın, gericiliğin önündeki tarihsel engel cumhuriyetin, sosyalizm mücadelesine taşınacak ve yeniden üretilecek temel değerleridir. Bu değerler; bağımsızlıkçılıktır, egemenliktir, aydınlanmacılıktır, kamuculuktur.
Emperyalizm ve sermaye iktidarları için bu değerler engel oluşturmaktadır. Türkiye’nin istedikleri yönde şekillendirilmesi için bu değerlerin yerine, bağımlılığın, işbirlikçiliğin, piyasacılığın ve gericiliğin yerleştirilmesi gerekmektedir. O nedenle, onlar için cumhuriyetin tarihsel kazanımları tasfiye edilmelidir. TKP, cumhuriyetin tarihsel kazanımlarının tasfiye edilmesinin, Türkiye’de sosyalizmin iktidar mücadelesinin tarihsel köklerinden koparılması anlamına geldiği ve eşitlikçi bir toplum kuruluşunun önünde engel oluşturduğu saptamasıyla bu saldırıya karşı mücadele etmektedir.
Yeni Osmanlıcılık, tarihsel bağlamıyla, İttihatçılığa karşı, gericiliğin belirleyici çimento olduğu, Batı kapitalizmine bağlılık konusunda tereddütsüz ve ademimerkeziyetçiliği (merkezi erkin gücünü parçalara ayrıştırıcı) esas alan bir politik-stratejik hat olarak tanımlanabilir. Bugün ülkemizde yapılmakta olan ve yapılmak istenen, bu geri dönüşü, içinde bulunduğumuz döneme, bölgenin ve ülkenin bugünkü koşullarına göre yeniden uyarlamaktır. İstenen, gericiliğin siyasal yaşamda belirleyici olduğu, dinci gericileşme teması üzerinden Ortadoğu’ya, etnik milliyetçilik teması üzerinden Kafkaslara hamilik yapan, emperyalizme taşeronluk hizmetinde sınır tanımayan bir Türkiye yaratmaktır. Bunu yaparken de, “yerelleştirme” politikalarıyla eyalet sistemine geçişi sağlamaktır. Bu politik yaklaşım, bölge halklarının egemenlik haklarına saldırırken, ülkenin eyaletlere bölünmesi ve eyaletleşen Türkiye’de eyalet yönetimlerini, uluslararası tekellerin, emperyalizmin taşeronu haline dönüştürmeyi hedeflemektedir. Bu, Türkiye’yi büyük lokma bulan ABD ve AB emperyalizminin temel hedeflerinden biridir. Bu yaklaşım, söylendiği gibi bir büyümeyi, güçlü olmayı değil, aksine, parçalanmayı, bölünmeyi ve emperyalizm karşısında bütünüyle güçsüzleşmeyi, teslimiyeti getirecektir.
Burada, kuruluşundan itibaren yüzünü Batı kapitalizmine dönen ve sermaye sınıfının temsilciliğini yapan “cumhuriyet” ile kuruluş mücadelesini sırtlanan tarihsel değerleri ayrı değerlendirmek gerekmektedir. Partimiz elbette, cumhuriyetin sınıfsal karakterinin farkındadır. Ayrıca sınıfsal egemenlikle emperyalizme bağımlılık arasında kopmaz bir bağ olduğu bir gerçekliktir. Burada sorun, “kapitalist cumhuriyet”in korunması değil, sosyalizm mücadelesini ileriye taşıyacak değerlere sahip çıkılmasıdır. Cumhuriyet ve onun tarihsel kazanımlarının oluşturduğu zemin ortadan kalktığında ülkemizde işçi sınıfı ve sol, büyük bir tarih dilimini kaybetmiş olacaklardır.
Solda bir dizi kesimin bu tehdidi görmezden gelmesi ve yaşanan yıkımı baskıcı devletin gerilemesi ve demokratikleşme olarak desteklemelerinin karşısında TKP güçlü bir ideolojik mücadele yürütmüştür. Anayasa tartışmalarına müdahale amacıyla hazırlanan “toplumcu anayasa” belgesi de bu çerçevede güncelliğini korumaktadır.
Türkiye’yi dönüştürme planını, bir diğer deyişle, ülkenin felakete sürüklenişini ancak, bağımsızlığı, egemenliği, aydınlanma düşüncesini emek ekseninde yeniden üreterek sermaye diktatörlüğüne son verecek olan sosyalist devrim engelleyebilir.
Kürt açılımı
İlk kez 1960’lı yıllarda Türkiye solu Kürt emekçileriyle ortak bir mücadele zemininde buluştu. Ancak bu geçici bir ittifak oldu ve bir dizi nedenle Kürt hareketleri Türkiye solundan uzaklaşmaya başladılar. Esasen 1980’lerdeki çıkışıyla yeni bir karakter geliştiren Kürt dinamiği giderek toplumsal kurtuluş hedefi ve sosyalizm ittifakından kopmuş, bölgenin büyük güçleri ve emperyalist dengelerin içine yerleşen bir ulusal hareket halini almıştır.
Ulusal kurtuluş hareketlerinin, reel sosyalizmin çözülmesinden sonra dünya devrimi sürecinin bir parçası olmaktan çıktıkları unutulmamalıdır. Bununla paralel olarak ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı da ilerici, sosyalizmle ve işçi sınıfıyla barışık demokratik bir talep ve hak olmaktan çıkmıştır. Bu kategorideki hareketler genel olarak emperyalist manipülasyonun eline düşmüşlerdir.
TKP, Kürt sorununu her zaman bir emekçi sorunu olarak görmüştür. Bu yaklaşım 1990’larla birlikte çok daha geçerli hale gelmiştir. Ulusal demokratik haklar kategorisiyle sosyalist devrim sürecini bütünleştirmek, içinde bulunduğumuz dönemde zorlaşmış ve hatta olanaksızlaşmış ise, yoksul ve ezilen Kürt halkını gerçek kurtuluş yoluna katmanın formülü işçi sınıfımızın Türklerden ve Kürtlerden oluşan bir bütün olmasından geçer.
TKP, programda da belirtildiği üzere, Türkleri ve Kürtleri yeni kurulacak sosyalist cumhuriyetin kurucu unsurları olarak görmektedir. Bu sorunun çözümünde Partimiz, Türklerin ve Kürtlerin diğer unsurlarla birlikte ortak bir değerler sistemi oluşturmasının, tamamen eşit ve hiçbir ulusa ayrıcalık tanımayan bir siyasal örgütlenmenin yaratılmasının tek yol olduğunun altını çizerek mücadele hattını buna göre belirlemektedir. Çözüm, Türküyle Kürdüyle ülkemizde yaşayan her ulustan emekçilerin, bütün uluslardan sömürücü ve işbirlikçilere karşı ortak konumlanışında ve mücadelesindedir. Bu bağlamda Partimiz, AB emperyalizminin oluşturmaya çalıştığı milliyetçi-liberal kamplaşmasının ülkeyi felakete sürüklediğinin, buradan halkımız için hiçbir olumluluk çıkmayacağının sürekli altını çizmektedir.
İşçi çalışmaları
Sendika bürokrasisinin işçi sınıfının yeni bir hareketlenmesine ve siyasallaşmasına destek değil köstek olduğu yaklaşımı, parti kuruluşunun öncesine uzanmaktadır. Solun bu alanda geleceğini sendikalara tutunmaya bağladığı Bahar eylemleri - Zonguldak yürüyüşünü izleyen dönemde bile parti hareketimiz şiddetli bir sendika bürokrasisi eleştirisine cüret göstermişti.
Parti işçi sınıfı içindeki çalışmaları kendine ait gündemi olması gereken bir alt alan çalışması olarak görmeyi hep reddetti. İşçi sınıfı partisi için böyle bir kavrayışın iflah olmaz bir çelişki olduğu açıktır. İşçi çalışmalarını gündemi ile partinin siyasal gündemi arasında örtüşmeme durumu olamaz. Sendikal alan ise, kuşkusuz işçi sınıfı çalışmalarıyla ilgili ama özel ve alt bir bölme olarak görülmelidir.
Bu temel yaklaşımla çelişmeksizin parti, dönem dönem sendikal alana, bir sınıf hareketini canlandırmak veya partinin emekçi örgütlenmesine özel olanaklar açmak için yoğunlaşabilir.
Üretilen siyasetin hangi toplumsal kesimler içinde daha fazla yankı yapacağı ve çalışmaların daha fazla verimli olacağı ise başka etkenlere bağlıdır. Bu açıdan içinde geliştiğimiz özgün tarihsel dönemin işçi sınıfının politizasyonu ve sola açıklığıyla değil tersine geri çekiliş ve sağcılaşmayla belirlendiği bilinmelidir.
Bu çemberi kırma çabası içinde 1990’lardan bu yana, sendikal gündemi de hesaba katarak çeşitli açılımlar geliştirilmiştir. Bunlar arasında kamu emekçilerine yönelik broşürler, sendikal politikaları merkeze alan dergi, işçi eğitimi odaklı yayıncılık, Sınıf Sendikacılığı Platformu, İşçi Konseyi gibi çıkışlar denenmiştir. 2009 itibariyle, Yurtsever Cephe sürecinin ardından, YC İşçi Birliği çalışmaları sürdürülmektedir.
TKP’nin sınıf politikalarındaki ilkesel yaklaşımlarından biri de işçi sınıfının kamu ve özel sektör, hizmet, sanayi ve tarım sektörleri, kamu emekçisi, işçi, tarım emekçisi, işsiz gibi bütün kategorileri bütünleştiren birliğini esas almaktır. Bazıları gerçek toplumsal ve politik nedenleri olan, bazıları ise bütünüyle düzenin sınıfı bölmeyi amaçlayarak yarattığı bu parçalanma, sendikal örgütlenmede yeniden üretilmektedir. TKP sınıfın birliğini sağlayacak temel gücün siyasal örgütlenme, parti olduğunu savunmaktadır.
Öğrenci çalışmalarından Genç Meclis'e
Öğrenci gençlik Türkiye’de toplumsal mücadelede özgün bir yere sahiptir. Sınıf kitlelerinin, halk hareketlerinin vb. önemli siyasal kavşaklarda büyük bir dinamizm göstermediği bir nesnelliğe sahip olan ülkemizde, bu tür kavşakların itici gücü veya toplumsal tabanı olarak öğrenci gençliğin sık sık öne çıktığını görüyoruz.
Burjuva devrim sürecinde, 19. yüzyılda ve 20. yüzyıl başlarında, daha sonra cumhuriyet tarihinde kimi dönemeçlerde, 1940’ların gerici yükselişinde, 27 Mayıs öncesi hareketlerde, 1960’lardaki sol ve emekçi yükselişinin odaklandığı noktalardan biri olarak üniversitelerde vb. bunun örneklerine rastlanır. Emekçi hareketinin silikleştiği bir dönemde inşa edilen partimiz söz konusu gençlik nesnelliğinden çokça beslenmiştir.
Parti tarihinin bütününe bakıldığında en önemli kadro kanalımızın öğrenci hareketi olduğu, parti örgütlenmesinde bu kökenden gelen kadroların taşıyıcı rol üstlendiği, siyasal açılımlarımızın en hızlı karşılık bulduğu toplumsal kesimin de yine öğrenci gençlik olduğu görülür.
TKP bir işçi sınıfı partisidir ve yukarıda değindiğimiz durum işçi sınıfı kimliğinin ve kültürünün partide yerleşik, kurumsal bir gelenek halini almasını dışlayan bir yoruma tabi tutulamaz. Partimiz bu yönde geçersiz çok eleştiriye maruz kalmıştır. İşçi sınıfının sosyalizm mücadelesine çok daha büyük bir güçle dâhil olacağı koşullarda da öğrenci gençliğin, ülke nesnelliğiyle yakından bağlantılı olarak sunduğu avantajlar önemsizleşmeyecektir.
Türkiye’nin bugün içine gömüldüğü bataklık benzeri duruma karşı toplumsal direncin örgütlenmesini tartışırken bir kez daha gençlik masaya yatırılmalıdır. Kuşkusuz çürüme ve çözülme kuşak farkı dinlemeden yayılmaktadır. Ancak direnç oluşturma konusunda orta yaşlı, yaşlı veya deneyimli kuşakların, bugün yeni bir hamleyi hayata geçirmelerini zorlaştıran bir yenilgi birikimiyle çevrilmiş oldukları kabul edilmek zorundadır. Ülkenin bütününe felakete gidişin kader olmadığını, burnu sürtülmemiş bir gençliğin ilan etmesi neredeyse ön koşul haline gelmektedir.
TKP öğrenci ve gençlik çalışmalarına bu ölçüde stratejik bir önem atfetmektedir. 2009 yılında gündeme gelen Genç Meclis bu kapsamda kavranmalıdır.
Ek Okumalar
• Toplumcu Anayasa
• TKP 2002 Konferansı Raporu
• TKP 2004 Konferansı Raporu
• TKP 8. Kongre (2006) Raporu
• TKP 9. Kongre (2009) Kararlar
• TKP 9. Kongre (2009) Kriz ve Devrimci Görevler
• Genç Meclis, Gençliğin Durumu Raporu
• Kemal Okuyan, Ergenekon ve AKP Arasında Sıkışan Sol, Yazılama yayınları
Sorular
1. Parti; siyasal açılımlarında, örgütlenme tarzında diğer sol yapılanmalar ile nasıl bir ilişkiyi öngörmektedir? Neden? Partinin, liberal sol ve çatı partisi ya da sosyal demokrat denilen kesimler ile ilişkisi mesafelidir, neden?
2. Komünist partiler merkeziyetçidir. Merkeziyetçiliği esas alan bir yapıda demokrasi ve katılım süreci nasıl işletilmektedir? Tam tersinden baktığımızda, merkezi iradenin ve çerçevenin olmadığı bir yapıda katılımcılık ve demokrasi süreci nasıl olur?
3. Partinin ve parti üyelerinin toplumsallaşmasından ne anlamak gerekir? Toplumsallaşma, toplumun verili durumunda erimek midir yoksa toplumla birlikte kendini yeniden üretmek midir? Çinlilere ait olduğu söylenen “Herkes birbirinin öğretmeni ve öğrencisidir,” sözünü tartışınız.
4. “Yurtseverlik, antiemperyalist mücadele stratejisi” tarihsel olarak sosyalist mücadeleye içkindir. 1970’li yıllarda eski TKP’nin UDC (Ulusal Demokratik Cephe) ya da TİP’in “bağımsızlık – demokrasi - sosyalizm” açılımlarıyla partimizin antiemperyalist mücadele ve yurtseverlik açılımlarını, dönemin koşularını da göz önüne alarak tartışınız.
5. “Yurtseverlik” ve “milliyetçilik” birbirlerine değen kavramlardır. İkisi arasındakı farkı açıklayınız. Partimizin, yurtseverlik kavramına yüklediği anlam ve bu anlam doğrultusundaki mücadele hattı ile milliyetçilik arasındaki farklar nelerdir?
6. Toplumsal dinamizmin ve dinamizmi taşıyıcı ekonomik ve demokratik örgütlenmelerin etkisiz olduğu koşullarda YC’yi toplumda etkili bir güç olarak örgütlemenin yolları nelerdir?
7. YC örgütlenmesi, yalnızca partiye üye taşıyan bir yapı olarak mı kurgulanmalı yoksa Parti’nin çok farklı toplumsal kesimler ve dinamiklerle buluşmasının bir aracı olarak mı düşünülmeli? Neden?
8. YC, partimizin kısa vadeli, konjoktürel açılımlarının taşıyıcısı bir ara örgütlenme olarak mı kurgulanmalı yoksa uzun vadeli mücadele stratejimizin bir aracı olarak mı kurgulanmalı? Neden?
9. Toplumsal yaşamımızın “piyasa mekanizmaları” tarafından belirlenmesinden ne anlıyorsunuz? İşsizlik, istihdam, ücret politikaları, iş güvencesi, iş güvenliği, hak mücadelesi, işçi sınıfının örgütlenmesi, siyasal mücadeleye katılımı, emperyalizmin saldırganlığı ve sosyalizm mücadelesiyle ilişkilendirerek tartışınız.
10. Parti programımızda belirtilen, “din sosyal bilimlerin inceleme konusudur” ifadesiyle, özellikle liberal solun dillendirdiği, “Dini; etkilerini ve sonuçlarını sosyolojik bir gerçeklik olarak kabul etmeliyiz” ifadesi arasındaki farkı açıklayınız. Siyaset düzleminde tartışınız.
11. Türkiye’de dinci gericiliğin kendini üretebileceği nesnel bir sosyolojik zemin vardır. Ancak, toplumsal yaşamın, dinsel kurallara göre biçimlendirilmesine karşı olan oldukça önemli bir kesim ve duyarlılık da vardır. Bu durumda nasıl bir mücadele hattı örmeliyiz?
12. Dinci gericiliğin emperyalizm ve piyasacılıkla ilişkisini ve sonuçlarını tartışınız.
13. “Yeni Osmanlıcılık” tarihsel olarak, gericiliğe, kapitalizm karşısında teslimiyete ve ademimerkeziyetçiliğe denk düşen bir ideolojik-politik açılımdır. “Yeni Osmanlıcılık” bir ideolojik tema olarak bugün nasıl üretilmektedir? Dinci gericiliğin günümüzde kapitalizmle, teknolojiyle, yaşam tarzıyla, dünyadaki gelişme dinamikleriyle ilişkisini de düşünerek “hilafet - saltanat” özlemi nasıl tanımlanmalıdır?
14. “Yeni Osmanlıcılık” açılımının, emperyalizmle ve emperyalizmin Afganistan’dan Kafkaslara, Ortadoğu’ya ve Kuzey Afrika’ya emperyal emelleriyle ilişkisi neler olabilir?
15. Emperyalizmin ve işbirlikçiliğin Türkiye’ye biçtiği “küresel aktör” olma rolü, hangi sorunların ve sonuçların tetikleyicisi olabilir? Türkiye’ye bölgede bağımsız bir emperyal güç olma olanağı verilebilir mi? Böyle olsa da bu rol kabul edilebilir mi? Neden?
16. Yerelleştirme politikalarıyla Yeni Osmanlıcılık’ın ademimerkeziyetçilik açılımının benzerliklerini düşününüz. Yerelleştirme politikalarıyla eyaletlere bölünmüş bir Türkiye’de yerellikler daha katılımcı bir demokratik yapıya kavuşabilir mi? Yoksa merkezin zayıflatıldığı bu yapı emperyalist tekeller ve genel olarak emperyalizm açısından daha kolay yutulur bir lokmaya mı dönüşür?
17. Sosyalist devrim mücadelemizle toplumsal ilerleme yaklaşımı arasındaki bağı tarihsel ve güncel boyutlarıyla tartışınız.
18. Cumhuriyetin tarihsel kazanımlarına sahip çıkmakla, kuruluşuyla birlikte burjuva karakteri kazanan ve sınıfsal niteliği belirginleşen yapıya sahip çıkmak neden aynı şey değildir?
19. Hiçbir toplumsal - siyasal mücadele tarihsiz ve köksüz değildir. Sosyalist iktidar mücadelesi, toplumsal ilerleme bağlamında düşünüldüğünde tarihsel olarak hangi gelişmeleri referans almak ve sosyalist cumhuriyet tarafından yeniden üretmek durumundadır?
20. “Bağımsızlık, aydınlanma, kamuculuk” gibi kavramlarla tanımlanan zeminde, bunların yerine “işbirlikçilik, gericilik, özelleştirmecilik” hakim anlayış olarak yerleşirse, bu durum sosyalist iktidar mücadelesini nasıl etkiler?
21. Türklerin ve Kürtlerin yeni kurulacak sosyalist cumhuriyette eşit ve ayrıcalıksız kurucu unsur olmalarından ne anlıyorsunuz? Bunu tarihsel dayanakları ve maddi temelleriyle tartışınız.
22. Gerek Türk gerekse Kürt milliyetçiliği birbirini sürekli besleyen ve sorunu uçlara, düşmanlıklar boyutuna taşıyan olgulardır. Her iki halk açısından da çok tehlikeli olan bu durumu nasıl bir zeminde engelleyip Türk ve Kürt emekçilerinin dostluk zemini yaratılabilir?
23. Kuzey Irak’taki Barzani - Talabani yönetimini de değerlendirerek, Türkiyeli Kürtlerle ilgili ABD emperyalizminin çözüm planı nasıl sonuçlar doğurur? Egemen bir ülkenin kendi iç sorununu emperyalizme havale etmesi ya da bir halkın var olma mücadelesinde ABD ve AB emperyalistlerinden lütuf beklemesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
24. “Milliyetçi - liberal” kamplaşması emek-sermaye çelişkisinin yeniden üretilebileceği bir zemin yaratabilir mi? Neden?
25. Aydınlanmacılıkla gericilik, yurtseverlikle işbirlikçilik arasındaki gerilimden emek sermaye çelişkisi ve devrimci siyaset üretilebilir mi? Neden?
26. İşçi, işsiz, öğrenci gençlik oldukça kalabalık bir sosyal kategoridir. Öğrencilerin de büyük bir bölümü geleceğin işçileri ya da işsizleri olduğu düşünüldüğünde gençliğin ve Genç Meclis’in önemini tartışınız.
