Skip to main content

Marksizmin Temelleri

"Filozoflar dünyayı çeşitli biçimlerde yorumlamakla yetindiler; oysa, asıl önemli olan dünyayı değiştirmektir."

Karl Marx, Feuerbach Üzerine Tezler, 11. Tez, Brüksel, 1845

Giriş

Marksizm, 1840’ların sonlarından başlayarak dünyayı değiştirmeyi amaçlayan düşünce ve eylem akımları içinde mutlak olarak öne çıktı. 19. yüzyılda siyasallaşan modern işçi sınıfı saflarında giderek büyük bir etkinlik kuran ve “işçi sınıfının dünya görüşü” kimliğini pratikte edinen Marksizm, 20. yüzyılda yeryüzünün üçte birinde onlarca yıl hüküm süren sosyalizmin temellerini oluşturdu. 1917 Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’nin otoritesi ve Lenin’in adıyla anılan teorik geliştirmelerle birlikte Marksizm-Leninizm adını alan bu akım, işçi sınıfı sosyalizminin ötesinde genel olarak ilerici hareketlerin de başlıca esin kaynağı haline geldi.

Gençliklerinden itibaren mevcut toplumun eleştirisini amaçlayan düşünce akımlarına ve siyasal hareketlere aktif olarak katılan Marx ve Engels’in, farklı uluslardan komünistlerin örgütü olan Komünist Birlik için 1848’de kaleme aldıkları Komünist Parti Manifestosu yeni akımın ilk siyasi program belgesi olarak kabul edilmektedir. Manifesto marksizmin temel değerlendirmelerini özetlemekte, tarihe ve içinde yaşanmakta olan kapitalist gelişme ve burjuva devrim süreçlerine bakışı sergilemekte ve diğer muhalif ve sosyalist akımlarla arasındaki farkları ortaya koymaktadır.

Tarih sınıf mücadelelerinin tarihidir. Kapitalizm koşullarında esas olarak burjuvazi ile işçi sınıfı arasında süregiden sınıf mücadelesi sınıflı toplumların son bulacağı yeni bir çağın açılması için maddi koşulları hazırlamaktadır.

Marx’ın daha sonra bir başka eserinde, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın önsözünde dile getireceği haliyle “varlıklarının toplumsal üretiminde insanlar iradelerine tabi olmayan, belirli, zorunlu ilişkiler, yani maddi üretim güçlerinin belirli bir gelişme derecesine denk düşen üretim ilişkileri kurarlar. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun ekonomik yapısını, üzerinde hukuki ve siyasi bir üstyapının yükseldiği ve kendisine belirli toplumsal bilinç şekillerinin denk düştüğü somut temeli oluştururlar. Maddi yaşamın üretim tarzı genellikle toplumsal, siyasi ve düşünsel yaşam sürecini koşullandırır. İnsanların varlıklarını belirleyen bilinçleri değil, tersine, insanların bilinçlerini belirleyen onların toplumsal varlığıdır. Gelişmelerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretim güçleri, mevcut üretim ilişkileriyle ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkileriyle –o zamana kadar sınırları içinde hareket etmiş oldukları mülkiyet ilişkileriyle- çatışırlar. Bu ilişkiler üretim güçlerinin gelişme biçimleri iken, bunları köstekleyen birer zincir olurlar. O zaman bir toplumsal devrim dönemi başlar...”

Marksizme göre kapitalist toplumun değişiminin motorunu oluşturan çelişkiler işçi sınıfının siyasi devriminin ve sınıfsız topluma yürüyüş anlamında sosyalizmin önünü açacaktır. Daha önceki çağlarda ve düşünürlerde çeşitli biçimler altında karşımıza çıkan eşitlikçi komünist toplum artık bir ütopya, bireylerin akıllarında doğup gelişen bir gelecek tasarımı değil, sınıf mücadelelerinin kazandığı tarihsel yöndür. Nesnel temelleri vardır. Sosyalist devrim, proletarya diktatörlüğü, sınıfsız topluma yürüyüş, toplumun hareket yasalarının ürünü olarak insanlığın gündemine girer. Benzer biçimde işçi sınıfının çıkarlarıyla bir ve aynı şey olan bu tarihsel yönün temsilcisi ve savunucusu olan komünist hareket, toplumsal kurtuluşun hem öznesi, hem de verili nesnelliğin ürünü olarak tanımlanmaktadır.

Bu bakış açısı yenidir. Marx ve Engels toplumun nasıl anlaşılabileceği ve nasıl değiştirileceği sorularına radikal yanıtlar vermektedir.

Toplumsal ilişkileri belirleyen maddi üretim sürecinin ekonomiye indirgendiği veekonomik altyapının onun dışında kalan üstyapıyı belirlediği yorumu sık sık marksizme atfedilir.
Marx ve Engels’in sınıfları, mülkiyet ve sömürü ilişkilerini analiz ederken iktisadi kategorilere öncelikli olarak başvurdukları kuşkusuz doğrudur. Örneğin kapitalist toplumda ücretli emekçilerin maruz kaldıkları sömürü artı-değer ile açıklanır. Üretim araçlarına sahip olan sermayedarlar sınıfı, işçi sınıfının ürettiği toplam ürünün yalnızca bir bölümüne denk düşen ücretle, dönemsel olarak kiraladığı emek gücünün karşılığını ödemekte, diğer bölümüne ise el koymaktadır. Bu noktaya, kendisini önceleyen iktisat düşünürleriyle büyük bir hesaplaşmanın sonucunda varmıştır Marx. Sömürünün kaynağı ve sınıfların tanımı maddi üretim sürecinde aranır.

Ancak toplum basit nedenselliklerle, tekdüze bir işleyişe oturmaz. Yukarıdaki alıntı dahi bunu göstermektedir.
Kaldı ki, basit neden-sonuç ilişkilerine dayanan bir determinizm en başta siyasal mücadeleleri önemsizleştir, bir tür kaderciliğe varır. Oysa yalnızca tarihin değil, bugünün ve geleceğin şekillenmesinde de sınıflar arasındaki mücadele belirleyicidir. Siyaset sınıf mücadelesinden başka bir şey değildir.

Maddeci Marx siyasetin, sınıf mücadelelerinin kendisini de açıklamaktadır. En büyük siyasal eylem olarak devrim, aynı zamanda maddi temelleri olan bir olgudur.

Marksizmin ortaya çıkışı ve kaynakları

Marksizmin ortaya çıkışı genellikle üç kaynağın etkisi ile açıklanır: İngiliz siyasal iktisadı, Fransız sosyalizmi ve Alman klasik felsefesi...

Marx ve Engels önceleri felsefeyle ilgilenmiş, ilgi alanları siyasal süreçlere kaymış, ilerleyen yıllarda iktisat alanına yoğunlaşmışlardır. Her başlıktaki eserleri ortak bir bilimsel yöntemde birleşmektedir. Diyalektik ve tarihsel materyalist yöntemin bir olgunlaşma süreci yaşadığı da açıktır. Marx’ın başladığı, ölümünden sonra Engels’in derleyerek son haline getirdiği Kapital, bir iktisat eseri olmanın ötesinde bir yöntem sunumudur aynı zamanda.

Marksizm felsefe, siyaset teorisi veya siyasal iktisada indirgenemeyecek bir toplumsal ve siyasal bütünlüğe sahiptir.

Marksizmi derinlemesine öğrenmek, bir yöntem olarak yaşama ve mücadeleye uygulayabilmek içinse bu kaynaklar hakkında mutlaka bilgi sahibi olmak gerekir. Bu inceleme alanları aday üye eğitiminin sınırlarına sığmayacaktır. Aday üye eğitimimizin bu ilk oturumu için aşağıdaki anlatım bize genel bir bilgi çerçevesi sunmaktadır. Ancak oturum boyunca bu bilgileri ayrıntılandırmak da mümkün olmayacaktır. Toplantıda marksizmin temel kavramları arasında bir gezintiyle yetinmek durumundayız. Ancak birer komünist olarak Marksizm hakkındaki bilginin bundan ibaret kalmaması gerektiği açıktır. Aşağıdaki sayfalarla amaçladığımız bir nokta da, partililerin yeni okumalara yönelmeleri ve partililik yaşamları içinde daha ileri eğitimlere katılmak için istekli hale gelmeleridir.

Devam etmek için önce Avrupa tarihinde biraz gerilere gitmemiz gerekiyor. Roma İmparatorluğu’nun yıkılması sonucunda Avrupa’nın irili ufaklı beyliklere bölündüğü 5. yüzyılla, güçlü ulusal monarşilerin ortaya çıkmaya başladığı 15. yüzyıl arasındaki dönemi içine alan Ortaçağ boyunca kıtada feodalizm adı verilen siyasi, iktisadi ve toplumsal sistem hüküm sürdü. Feodal ekonomi küçük birimlerin yerel ekonomisiydi ve kendi kendine yeterliliğe dayanıyordu. Tarımsal aletlerdeki yeni keşifler Avrupa’daki üretim kapasitesini arttırmış, böylece, beylik ya da prensliklerde üretim yapan köylüleri göçebelerin saldırılarından koruyacak şövalye adı verilen askeri bir sınıfı besleme olanağı oluşmuştu. Koruma karşılığı besleme ilişkisi zamanla gelişerek soylular, ruhbanlar ve serflerden oluşan hiyerarşik bir toplumsal yapı yaygınlaştı. Zira üreticilerini istilacılara karşı koruyan senyörün (lord, bey), barış zamanında da elindeki mızrağını malikânesinin topraklarında kendisi için çalışmaya zorladığı serflere karşı kullanmaması için bir neden yoktu.

Feodal ekonomiden kapitalist ekonomiye geçişte pazar için küçük meta üretiminin yaygınlaşmasının önemi üzerinde sıklıkla durulmuştur. Ancak ticaretin yayılması kapitalizme geçiş için zorunlu koşul olmakla birlikte, yeterli değildir. Kapitalizmin temel koşulu modern sınıf ilişkilerinin oluşmasıdır. Kapitalizmde baskın ekonomik biçim ücretli emektir. Dolayısıyla serf denilen köy emekçilerinin toprakla, beyle olan maddi bağlarında bir değişiklik olmalı, bu emekçiler feodal bağlardan özgürleşmeli ve emek güçlerini “özgürce” satabilmeli, kiralayabilmelidirler. Bu dönüşüme, feodal bağların büründüğü dinsel ideolojilerin çözülmesi ve yerini burjuva aydınlanmasının alması da eşlik eder.

Feodal toplum yapısını çözen etkenlerden biri, bağımsız köylülerin küçük meta üretimi ve bunun yerel ve uzun mesafeler arasındaki ticaretidir. Ancak feodalizm koşullarında da tek biçim içe kapalı ekonomi değildir ve pazar için üretim yapılması mümkündür. Asıl feodalizmi dönüştüren dinamik köylünün ürettiği ve toprak sahibi tarafından el konan “artık ürün” üzerindeki mücadeledir.

Köylüler ürünlerini lordların tasallutundan kurtardıkça yerel pazarlara götürmeye başladılar. Giderek köylülük içinde bir köylü orta sınıfı oluştu. Ticaretin gelişmesiyle, tüccarların da ekonomik gücü artış gösterdi. Feodalizmin geç evrelerinde, lord ile köylü arasındaki mücadele, artık ürün ile birlikte pazarın olanaklarından faydalanma mücadelesi biçimini aldı. 14. yüzyılın sonu ve 15. yüzyılın ilk yarısı feodalizmin bunalımı olarak bilinir. Bu dönemi karakterize eden ve neredeyse bütün Avrupa’da görülen köylü ayaklanmalarının temelinde köylünün ürettiği ürünü pazarda serbestçe satabilmek için lorda ve devlete karşı giriştiği mücadele yatar. 14. yüzyılın Fransız, İspanyol, Alman ve İngiliz köylü isyanlarının hepsinde Pazar için görece yüksek düzeyde üretim yapabilen, yeni yeni palazlanan serbest statüdeki köylüler birincil rol oynadı. Ancak köylü isyanları Avrupa’nın her yerinde aynı sonuçları doğurmadı. Örneğin İngiltere’de feodal toplumun ekonomik yapısı kıtadan daha önce çözüldü ve kapitalist toplum yapısının unsurları serbest kaldılar.

Feodal lordlara karşı mücadeleye girişen köylüler kralların inayetine sığındılar ve onları desteklediler. Krallar da bir yandan ticaretten aldıkları gelirle zenginleşip güç kazanmakta, böylece kendilerine bağlı (lordlardan bağımsız) köylü ordularını besleyecek ekonomik olanağa kavuşmaktaydılar. Bu süreçte bir yandan da soyluların yaşadıkları surlarla çevrili şato ve malikâneler ile serflerin yaşadıkları kırlar arasında, yani şehirlerde, yeni bir sınıf güçlenmekteydi: Burjuvazi. Böylece burjuvalar ile krallar arasında feodal beylere karşı bir ittifakın da zemini oluştu.

17. yüzyıla gelindiğinde, artık Avrupa’da sınırları kontrol eden büyük krallıklar egemen olmuştu.

İngiltere’de sanayi devrimine giden yolda deniz aşırı kaynakların yağmalanmasından elde edilen büyük servet sermaye birikimine dönüşmüştür. Kapitalizmin kaynaklarında yağma ve talanın payı büyüktür.

Siyasal ve toplumsal süreçler farklı coğrafyalarda ayrı yollar izledi. Örneğin, orta köylülüğün güçlenemediği, dolayısıyla köylülüğün aşağıdan çözülmeyip göreli olarak birliğini ve gücünü koruduğu Fransa’da, toprak sahibi sınıflar daha zayıf kalmıştır. Oysa İngiltere’de orta köylülüğün zenginleşmesiyle köylülük aşağıdan çözülmüş, yoksul köylüler topraklarından kovulmaya direnemeyecek ölçüde zayıflamışlardı. Devlet iktidarının sahibi olan İngiliz toprak sahibi sınıfı, büyüyen ekonomi içinde avantajlı konumunu, -olağan üstü vergiler gibi- devlet zorunu devreye sokmadan da sürdürebildi. Zira kapitalist çiftçilerin üretimde sağladıkları verimlilik artışı ve rekabet sonucu hızla artan toprak kirası, toprak sahibi lordlara önemli gelir oluşturmaya devam etti.

Köylülerin artan yoksulluğu 16. yüzyıl sonlarında kitlesel ve yaygın köylü ayaklanmalarına neden olmuştur. Yerel lordların zulmü karşısında köylüler krala sığınır. İşte bu koşullar İngiltere’de ortaya çıkmayan ama Kıta Avrupa’sında yaygın olarak görülen mutlakiyet rejimlerini doğurmuştur. Zira halk isyanları başladığında, İngiliz sınıfdaşları gibi krala karşı ekonomik güçleri de olmayan, Fransız egemen sınıfları kraliyet otoritesine boyun eğmek dışında çare bulamamıştır.

Mülk sahibi sınıfların arasında, özü artık ürüne el koymaya dayanan mücadeleler sürer. Devlet iktidarı bu mücadelelerin hem hedefi, hem aracı, hem de yansısı olmuştur.

Kapalı köy ekonomisinin ötesine açılan kapitalistleşme dinamikleri üretici güçlerin de hızla gelişmesini gündeme getirmiştir.

Mücadelenin biçimi her yerde farklı olabilse de, bütün örneklerde feodalite, burjuvazi ve bu ikisinin rekabet nesnesi ve temsilcisi konumundaki merkezi devlet iktidarı, emekçi kitlelerin desteğini almaya çalışırken bir yandan da halk hareketlerini kontrol altında tutmayı gözetmişlerdir.

Devrimi cumhuriyetle taçlandıran Fransa bir uç örnektir. 1789 devriminin ardından, 1793-94 yıllarında, küçük burjuva devrimcileri diyebileceğimiz Jakobenlerin iktidarında, eski dönemin imtiyaz sahibi soylularına karşı radikal bir tasfiye politikası yürütüldü. Halk ayaklanmaları üzerinde yükselen devrim, iktidardaki daha geniş kesimleri korkuya sürükledi. Robespierre ve Saint Just iktidardan uzaklaştırılıp idam edildiler. Devrimci dalgayı durdurma çabaları iktidar mekanizmalarının daraltılmasına ve en sonunda General Napolyon Bonapart’ın imparatorluğunu ilan etmesine vardı, krallığa geri dönüldü.

Paris sokaklarında barikat savaşlarıyla kazanılan 1848 devrimleri ile Krallık sona erdi ve İkinci Cumhuriyet başladı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerini, 1852’de kendini imparator ilan edecek olan (I. Napolyon’un yeğeni) Louis Napolyon Bonapart kazandı. Marx’ın Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i adlı eseri Fransa’nın İkinci İmparatorluk döneminin siyasi analizini konu alır. Fransız Devrimi tanrının koruyuculuğuyla kutsanan feodal ortaçağ düzeninin dağıldığı, ancak modern kapitalist sınıf ilişkilerinin toplumsal ilişkilere henüz bütünüyle egemen olmadığı bir dönemde, mevcut sınıfların birbirlerine karşı konumlarını pekiştirecekleri şiddetli bir ders olmuştur. Devrimin ilkeleri bütün Avrupa’nın ilerici kesimleri içinde tutkulu taraftarlar bulmuş, yükselen devrim Avrupa’nın egemen sınıflarını ürkütmüş ve yeni sınıf ittifaklarına neden olmuştur.

Marx, Bonapartizm adıyla anılacak olan dönemi 17. ve 18. yüzyılın mutlakiyetçi devletlerinin politikalarına geri dönüş olarak görür. Aradaki dönemde yükselen iki devrim, palazlanan Fransız burjuvazinin bütün kesimleriyle gericileşmesine yetmiştir.

Fransa’da burjuvazinin iktidara yükselişi halk kitlelerinin dahil olduğu mücadelelerle yaşanırken, halk sınıfları arasında derin ayrışmaların gerçekleşmediğine dikkat edilmelidir. İngiltere’de ise sınıf ayrımları çok daha nettir ve mülk sahibi sınıflar arasında erken ittifaklar şekillenmiştir.

Almanya ise geç kapitalistleşmiş bir toplumsal yapıya sahipti. 18. yüzyılın sonu gibi geç bir tarihte bile nüfusunun dörtte üçünden fazlasının yaşadığı kırsal bölgelerde tarım teknikleri son derece ilkeldir. Tarımsal verimlilik genellikle İngiltere’nin dörtte biri düzeyindedir. Orta Avrupa’ya yayılan Alman Prensliklerinin zayıf bir federasyonu biçimindeki Kutsal Roma Germen İmparatorluğu feodal yapının en uzun süre ayakta kaldığı ülkeydi. Prusya hâkimiyetindeki Kuzey Almanya’da, önce Kuzey Almanya Konfederasyonu, ardından 1871’de Avusturya toprakları dışarıda bırakılarak Alman İmparatorluğu kuruldu. Bu imparatorluk modern Alman devletinin temelini oluşturur.

Alman tarihinde mutlakiyetçi otoriteye meydan okuyan ilerici ya da özgürlükçü bir burjuvazi hiç olmamıştır. Tersine Alman burjuvası feodal toplumsal hiyerarşinin endüstriyelleşmesiyle büyüyebilmiştir. Almanya’da kapitalizmin gelişimi, feodal ayrıcalıklı sınıfların egemen olmayı sürdürdüğü gerici bir modernleşme örneği olarak gösterilir.

Sonuç olarak, Marx ve Engels’i doğuran Almanya, feodal aristokrasinin egemenliğinin süreklilik kazanması ve burjuvazinin siyasal geri kalmışlığı ile karakterize olmuştur. Bu geri kalmışlığın ortaya çıkardığı karanlık toplumsal tablo ve buradan çıkış girişimleri Klasik Alman felsefesinin doğuşunda belirleyici rol oynamıştır.

Bu tablo bize kimi ara dersler vermektedir.

Bir: Tarih düz, türdeş biçimde akmamaktadır.

İki: Ekonomik, siyasal, ideolojik, kurumsal vb. düzlemler arasındaki ilişki de düz değildir. Örneğin ekonomi ne kadar gelişkinse diğerleri de bir o kadar gelişmemektedir. Bir düzlemdeki açığın bir diğerinin aşırı büyümesiyle giderilmesine sık rastlanmaktadır.

Marksizmin üç düşünsel kaynağı arasında adını andığımız İngiliz siyasal iktisadı, sınıfların billurlaştığı, üretici güçlerin gelişmesinin büyük hız kazandığı, servet birikiminin yoğunlaştığı, sanayi devriminin toplumsal zemininin geliştiği bir toplumu anlamak ve yönlendirmek çabasından doğmuştur. Öte yandan ekonomisi daha az gelişmiş, sınıfları daha az billur, ekonomik ve felsefi düşüncede başka örneklere göre pratiğe, uygulamaya eğilimli ve bu anlamda siyasal bir resim veren Fransa’da siyasal mücadele ve onunla birlikte halk kitleleri öne çıkar. Siyasal dalgalar altında değişmeye mahkûm görünen Fransa’da ütopyacı sosyalistler ortaya bir toplum modeli koymaya çalışmaktadır. Almanya ise sanki ekonomik ve siyasal yapılardaki geriliğini felsefeyle örtmeye çalışmaktadır…

Marx ve Engels bütün bu düşünsel kaynaklardan etkilenmiş ve hesaplaşmışlardır. Hepsi Marksizmin devraldığı mirastır. Bunlar olmaksızın Marksizmin gelişmesi düşünülemezdi. Ve Marksizm bütün bu kaynakları şiddetle eleştirerek aşmıştır. Marksizm kendi öncüllerinin eklektik birlikteliği değil, yeni bir yöntem ve yapıdır.

Bu yöntem ve yapının ayırt edici tezi erken bir eserde, Feuerbach Üzerine Tezler’de ifade edilmişti: "Filozoflar dünyayı çeşitli biçimlerde yorumlamakla yetindiler; oysa, asıl önemli olan dünyayı değiştirmektir."

Bu görüşteki bir akımın, dünyanın köklü devrimci değişimler yaşamakta olduğu bir çağda doğması normaldir. Marksizm, burjuvazinin devrimci bir yükseliş sergilediği, genç işçi sınıfının siyasal kimlik ve tavır geliştirdiği dönemin çocuğudur. Burjuva devriminin ufkunun sınırları görülmüştür ve insan aklı o sınırların ötesine gitme enerjisini işçi sınıfında bulmaktadır. Dünyanın değiştirilmesini sağlayabilecek biricik güç işçi sınıfıdır. Her üretim biçimi gibi kapitalizm de kendi bağrında kendi mezar kazıcısını büyütmektedir. Kendi somut bünyesinde hiçbir mülkiyet ilişkisini temsil etmeyen bu mezar kazıcısı öyle bir devrimci potansiyele sahiptir ki, mülksüzleştirenleri mülksüzleştirdikten sonra, kendisi de bir sınıf olarak ortadan kalkacağı koşullara neden olacaktır.

Örgütlenme yeteneği, giderek artan sayısı, maruz kaldıkları adaletsizlik, üretim sürecindeki konumları yanında Marx’ın işçi sınıfında gördüğü en önemli nitelik budur. İşçi sınıfının iktidarı veya proletarya diktatörlüğü, sınıfsız bir dünyanın anahtarıdır.

İşçi Sınıfı Hareketi ve Sosyalizm

Erken Dönem

Avrupa’da kapitalist gelişmenin erken evresinde işçiler kapitalist üretimin ortaya çıkardığı yoksulluk, işsizlik ve kötü çalışma ve yaşam koşullarının sorumlusu olarak makineleri görürler. İşçiler, başlangıçta, kendilerini bu hale düşürdüğünü düşündükleri makinelere karşı harekete girişirler. Makinelere tahta ayakkabılarını (sabo) atarak ilk “sabotaj” eylemlerini gerçekleştirirler. Makine kırıcılık olarak bilinen Ludist hareket 1800'lerin ilk yarısında da etkili olmaya devam etti.

Proletarya bir sınıf olarak ilk kez 1830 devrimleriyle mücadele içinde tarih sahnesine çıktı. Lyon ipek işçileri iş saatlerinin kısaltılması gibi taleplerle ayaklanırlar. İşçiler arasında sosyalist düşünceler yayılır. Dönemin gerici iktidarları her tür örgütlenmeyi engellediği için, ilk işçi örgütlenmeleri gizli örgütlerdir.

İngiltere’de 1830’lu yıllarda işçiler “genel oy hakkı” talebiyle ortaya çıkarlar ve 1837’de taleplerini Parlamento’ya sunmak üzere bir Bildirge (Chart) hazırlarlar. Çartist hareketin talepleri arasında genel ve gizli oy hakkı, parlamentonun her yıl seçimle yenilenmesi, seçim bölgeleri arasındaki eşitsizliklerin kaldırılması, parlamento üyeliği için konan mülkiyet kıstasının kaldırılması yer alır.

Bütün bu gelişmeler Avrupa’da yaşanan bir dizi nesnel değişimin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Kapitalizm hızla gelişmektedir. İşçi sınıfı da buna bağlı bir gelişim gösterir, sayıca artar ve yaygınlaşır. Makineleşme ile eski üretim teknikleri ve örgütlenmeler yerlerini fabrika sistemine bırakmış, ulaşım ağı yaygınlaşmıştır. Bu gelişmeler işçi sınıfının bilincinin gelişimi ve örgütlülüğünün şekillenmesi üzerinde de etkide bulunmuştur.

Bir dünya görüşü ve tarih felsefesi olarak diyalektik materyalizmi inşa etmekte olan Marx ve Engels, işte 19. yüzyıla damgasını vuran bu gelişmeler ışığında işçi sınıfı ile mutlak bir bağ kurmuşlardır. Marksizmin doğuşu, aslında diyalektik materyalizmin ilk yapı taşlarının çağın devrimci sınıfı olan işçi sınıfının varlık koşullarını ve devrimci pratiğini açıklayacak şekilde bir araya gelmesi ile gerçekleşmiştir. Marksizm bu anlamda işçi sınıfının bilimi, işçi sınıfının ideolojisi ve işçi sınıfının felsefesi olarak doğmuştur.

Engels Marksizm öncesi ütopyacı sosyalizmi “eksik kapitalist üretim koşullarının eksik teorilerle karşılanması” şeklinde değerlendirir. Ütopyacı sosyalistler, kapitalist üretim tarzının ortaya çıkardığı görüngüleri eleştirmiş, reddetmiş, ancak onu açıklamak konusunda eksikli kalmışlardır. En önemli temsilcileri arasında Saint Simon, Fourier, Owen gibi düşünürlerin bulunduğu ütopyacı sosyalistler yaşadıkları dönemde ideal olduğunu düşündükleri toplum modellerini küçük örnekler halinde kurmaya çalışmışlardır.

Marx ve Engels, ütopyacı sosyalistlerin karşısına bilimsel sosyalizmi çıkarırken, sosyalizmin iradi veya rastgele bir buluş değil, sınıf savaşımının zorunlu sonucu olduğunu söylerler. Kapitalist üretim tarzının tarihsel bağlantılarının, belirli bir tarihsel andaki kaçınılmazlığı içinde ve kaçınılmaz çöküşüyle gösterilmesi (tarif edilmesi) gerektiğini belirtirler. Toplumsal değişme ve devrimler insanların kafalarında yaratılan modellerle gerçekleşmez, maddi üretim sürecinden, üretim ilişkilerinden kaynaklanır. Soyut “insan” düşüncesi, “eylem ve üretim içindeki insan” düşüncesiyle değiştirilir.

İnsan toplumlarının sınıflara bölünmesi tarihsel gelişimin belirli bir anında ortaya çıkmıştır. Modern üretici güçlerin tam gelişimiyle de ortadan kalkacaktır. Ütopyacı sosyalistlerin yanı sıra, Fransız devrimi başta olmak üzere, radikalleşen ve kitlelerin katılımına açılan bütün burjuva devrimlerinde küçük burjuvazi veya halk sınıflarının içinden sol kanatlar çıkmış ve bunlar sermaye egemenliğinin devrimi frenlemesine karşı gelmişlerdir.

İşçi sınıfı hareketi ve komünist örgütlenmeler de burjuva devrim olarak başlayan süreçleri başkalaştırmaya yönelik mücadeleler içinde şekillenmişlerdir.

Komünist hareket

Komünist Manifesto komünist hareketin ilk Marksist programatik belgesidir ve 1848 devrimlerinin içinden yükselmiştir. Manifesto,
• Toplumların gelişme yasalarını özetler ve bu yasaların temeli olarak sınıf mücadelelerini ortaya koyar.
• Bu yasalar ışığında insanlık tarihinin kısa bir özetini yapar.
• Modern toplum olarak kapitalist toplumu tanımlar ve kapitalist toplumun temel sınıf çelişkisini belirler.
• Tarihsel gelişmenin yasaları ve işçi sınıfının tarihsel çıkarları açısından genel toplumsal – politik konjonktürün değerlendirmesini yaparak komünistlerin politik tavırlarını şekillendirir.
• Komünistlerin diğer işçi sınıfı hareketleri ile teorik ve pratik pozisyon farkını ele alır.
Komünist Manifesto, her partilinin mutlaka okuması gereken temel eserlerden biridir. Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı eserin ünlü Önsöz’ünden yukarıda bir alıntı yapmıştık. Bir diğer son derece önemli pasajı da Marx’ın bir mektubundan aktaralım:

"... Ve bana gelince, modern toplumdaki sınıfların ya da bunlar arasındaki savaşımın varlığını keşfetmiş olma onuru bana ait değildir. Burjuva tarihçileri bu sınıf savaşımının tarihsel gelişimini, burjuva iktisatçılar da sınıfların ekonomik anatomisini benden çok önce açıklamışlardır. Benim yeni olarak yaptığım: 1) Sınıfların varlığının ancak üretimin gelişimindeki belirli tarihsel evrelere bağlı olduğunu; 2) Sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını; 3) bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığını tanıtlamak olmuştur." (Weydemer’e mektup, 1852)

1848 devrimlerinden sonra genel olarak devrimci dalga ve onun bir parçası olarak işçi sınıfı hareketi geri çekildi. Ancak 19. yüzyılın bütününe bakıldığında işçi sınıfının kaydettiği gelişmenin göz kamaştırıcı olduğu görülecektir. Burjuva devriminin içindeki ilk radikal tavır alışlar ve İngiltere’de imza kampanyaları ile kendini gösteren farklı yollar dikkat çeker. Hareket Avrupa’dan sonra Amerika kıtasında da ortaya çıkmıştır.

1848 sonrası geri çekilişten çıkışta, 1864’te Birinci Enternasyonal kuruldu. 1848 deneyimleri Marksizmin oluşumuna Fransa’da Sınıf Mücadeleleri, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i gibi eserlerin yanı sıra, Alman devrimi üzerine çalışmaların katılmasına da olanak sağlamıştır.

Marx ve Engels I. Enternasyonal’de çeşitli kesimlerle polemik içinde kendi siyasal hatlarını örmeye devam ettiler. 1871 Paris Komünü uluslararası işçi sınıfı hareketi için son derece değerli bir deneyim oldu. Kısa süren ve ağır bir katliamla son bulan bu ilk işçi iktidarında Marksistlerin özel bir rolü olmamıştır. Marx, Fransa’da İç Savaş adlı kitabında Komün dönemini ele alır. Bu yıllarda Enternasyonal de etkisizleşmiş ve 1876’da son bulmuştur.

Daha sonraki yıllarda sosyal demokrat işçi partilerinin kitleselleştiği, sendikal örgütlerin yaygınlaştığı bir dönem açılır. 1889 tarihli II. Enternasyonal bu yapının üzerinde yükselecekti.

1848 veya 1871 tipi devrimci ayaklanmaların gündeme gelmediği, ancak işçi sınıfının büyüdüğü ve örgütlendiği bir dönemdir bu. Kapitalizm oturmaktadır. Artık parlamentolarda temsil edilen bir sosyal demokrasi söz konusudur. Marksizm ise diğer düşünce akımlarını önemsizleştirecek ölçüde otorite haline gelmiştir.

Ancak, sosyal-demokrasi açısından oluşan statükonun işçi sınıfını iktidara ne ölçüde yaklaştırdığı veya devrimci politika üretmeye ne kadar olanak tanıdığı tartışmalıdır. Devrimci taktiklerin yerini seçimler ve yatay sendikal çalışmalar almaktadır. Sosyal-demokrasi içinde sosyalizme giden yol tartışıladursun, II. Enternasyonal’in tekelci kapitalizm ve emperyalizm dönemini göğüsleyemediği giderek açıklık kazanmıştır. 1914’te patlak veren emperyalist savaş karşısında sosyal demokrat partiler kendi burjuvazilerine bağlanarak bölünmüş, Enternasyonal son bulmuştur.
Lenin’in katkısı

Rusya’nın Marksist partisi Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi de yukarıda değindiğimiz tartışmalara sahne oldu. Bu tartışmalar içinde Lenin’in en büyük katkıcısı olduğu bir kanat giderek şekillendi.

Lenin’in getirdiği yenilik örgüt teorisinde ve emperyalizm teorisinde odaklanır. Lenin, Batı Avrupa tipi legal, yaygın, parlamenter örgütlenme yolunun, işçi sınıfını devrime hazırlayamayacağını görüyordu. Kapitalizmin özel bir devrimci hazırlık olmaksızın sosyalizme açılması ise mümkün değildi. İşçi sınıfının öncü partisinin, kimi koşullarda dar bir profesyonel devrimciler örgütü biçimini de alabileceği, ama her durumda işçi sınıfına ve geniş halk kitlelerine yönelik bir önderlik misyonuyla hareket edeceği bir yaklaşım geliştiren Lenin’in bu başlıktaki temel eseri Ne Yapmalı’dır.

Lenin, burjuvazinin devrimci çağının artık tamamen tükendiği tezini geliştirmiş, ilerlemeye devam edecek bir burjuva devriminin işçi sınıfının önünü açacağı ve sosyalist devrimin koşullarını olgunlaştıracağı yönündeki yaklaşımı masaya yatırmıştır. Artık emperyalizm dönemi burjuva devrim çağının inkârıdır ve tekelci kapitalizm bir genel eğilim olarak demokrasi, aydınlanma, modernleşme ile tanımlanan bir ilerlemeye değil, baskı, gericilik ve savaşa yüzünü dönmüştür. Lenin’in Emperyalizm analizi bir diğer temel Marksist klasiktir.

Gelişmiş Batı için de geçerli olan bu değerlendirmelerin, öncelikle Batı Avrupa’da değil, Rusya’da ortaya çıkması anlaşılır bir durumdur. Rusya’da kapitalizmin geç ve özgün gelişimi, burjuvaziyi devrimci dinamizmden yoksun bırakmıştı. İşçi sınıfı az gelişmişti ve yalnızca bazı merkezlerde yoğunlaşıyordu. Öte yandan burjuva devriminin ataleti, geniş bir aydın kesimini düzenden uzaklaştırıyordu. Bu aydınlar politik olarak yoksul köylülüğü veya işçi sınıfını temsil eden hareketlere ön ayak oldular. Dış dünyayla rekabet edemeyen, burjuvazinin desteğini alamayan, ama burjuva devrimini de engellemeyi başaran Rus Çarlığı giderek zayıf, krizlere karşı savunmasız bir düzene dönüştü. Öte yandan nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan köylü kitlelerin Çarlık rejiminden kopması kaçınılmaz, burjuvazi tarafından kapsanması ve temsil edilmesi ise olanaksızdı. Öncülük teorisi bu zeminde şekillendi.

Öte yandan Marksizm nasıl Batı Avrupa’nın üç önemli ülkesiyle özdeşleşen düşünsel kaynaklara sahip idiyse, Leninist katkı da Rusya’nın özgün halkçı devrimci demokrat hareketinden ve derin entelektüel birikiminden beslenmiştir. Ekonomik ve sosyal yapısı geri olan Rusya, aynı zamanda büyük bir entelektüel merkezdi. Sorunlar ise kapitalizmin tedricen gelişip çözülmesini sabırla bekleyemezdi.

Zayıf halka Rusya 1905’te bir devrime sahne oldu. Karakter itibariyle burjuva demokratik olarak nitelenen bu devrim işçi sınıfı için bir deneyim anlamına geldi.

1914’te emperyalist savaşın patlak vermesiyle II. Enternasyonal dağılmış, Bolşevik tezler uluslararası işçi sınıfı hareketinin sol kanadında önem kazanmaya başlamıştı.

1917 Şubat devriminden sonra uzun sürgün yıllarının ardından ülkeye dönen Lenin, burjuva devriminin esas itibariyle tamamlandığı ve sosyalist devrim aşamasının gündeme geldiğini savunan Nisan Tezleri’ni ortaya attı. Rusya’nın ve geniş halk kitlelerinin sorunlarını, öncü örgütü tarafından temsil edilen işçi sınıfının iktidarı çözebilirdi yalnızca. İşçi sınıfının sayısal zayıflığı, bu gücün yoğunlaştığı merkezlerin ileri çekme gücüyle, öncülük sayesinde ve işçi sınıfı dışındaki diğer dinamiklerle kurulacak ittifaklar yoluyla giderilecekti. Lenin’in tarım sorunu, ulusal sorun, ittifaklar gibi başlıklarda marksizme yaptığı önemli katkılar bu zemine oturur. Marksizm, Marksizm Leninizm haline iktidar mücadelesi içinde dönüşmüştür. Bu gelişim çizgisi, kendisini bir eylem teorisi olduğunu gördüğümüz Marksizmle uyumludur. Lenin’in katkısı ele alınırken hatırlamamız gereken bir kavram da eşitsiz gelişim kavramıdır. Eşitsiz gelişim kavramı öncülük teorisinde, sosyalist devrim teorisinde, zayıf halka analizinde kendini art arda hissettirmektedir. Örneğin 1917’ye kadar, Marksistler için, devrim nüfusun çoğunluğunun eylemiydi. Leninizm azınlık devrimini savunmak anlamına gelmez. Ancak sayısal ölçütler siyasal güç dengelerini ve mücadelelerin potansiyelini açıklamaya yetmez. İşçi sınıfının nüfusun azınlığı olmasından kaynaklanan zaafın (eşitsiz gelişmiş) başka araçlarla kapatılması mümkündür.

Bütün bu yaklaşımlar işçi sınıfı devriminin gelişmiş Batı Avrupa’da gerçekleşeceği beklentisini tersine çevirmiştir. Ekonomik ve toplumsal gelişmişlik düzeyi devrim olasılığıyla doğru orantılı değildir. Devrim, kapitalizmin çelişkilerinin, siyasal krizleri çözümsüz bırakarak devrimci krizlere zemin sağlayan özgün birikimiyle bağlantılıdır.

Reel sosyalizm

1917 Ekim Devrimi’nden sonra komünist hareket uluslararası düzeyde yeniden organize olmuş ve Komintern ya da III. Enternasyonal kurulmuştur.

İşçi sınıfının bir iktidar mevzisini merkez alarak ortaya çıkan bu yapı, 20. yüzyıl boyunca ve bugün komünist hareketin temel damarını oluşturur. 1920’de TKP’nin kuruluşu sadece Türkiye’ye özgü koşullarla değil, aynı zamanda bu uluslararası dalga çerçevesinde anlaşılmalıdır.

1917, devrim açısından büyük bir deneyim ve ders oluşturmuştur. Sovyetler Birliği de işçi sınıfı iktidarının korunması, sosyalizmin inşası ve planlama, İkinci Dünya Savaşı’nda emperyalizme karşı mücadele, halk kitlelerinin siyasal katılımı, toplumsal örgütlenme, yeni insanın yaratılma mücadelesi gibi bir dizi başlıkta büyük bir deneyim hazinesidir.

Bu deneyimin hatasız, eksiksiz, kusursuz olması düşünülemez bile. Ancak bizim geleneğimiz bu kusurları dışarıdan eleştirme durumunda değildir. Hatalar bizim hatalarımızdır. Dışarıdan ve yıkıcı eleştiriler yöneltmekle, kavramak ve aşmak için çaba göstermek bütünüyle farklı tutumlardır.

Bu noktada Stalin bir ayraç işlevi görmeyi sürdürüyor. Bize göre Stalinizm diyebileceğimiz bir sistematik bütünlük yoktur. Stalin liderliği, reel sosyalizmin belirli ve özgün dönemindeki devrimci siyaseti ifade etmektedir. Komintern döneminde, tek ülkede sosyalizmin, ilk işçi iktidarının çevresinde kümelenmek ve bu tarihsel kazanımın savunusuna katılmak, kuşkusuz sadece komünistlerin değil, bütün ilericilerin göreviydi.

Ancak bu kazanımı korumaya yönelik olarak teorisini, programını ve davranış biçimlerini yapılandıran tek tek ülkelerdeki komünist partilerin, kendi işçi sınıflarını devrime hazırlama, ülkelerinin devrimci olanaklarını değerlendirme yeteneklerini ne ölçüde gözettikleri tartışmalıdır. Reel sosyalizm büyük bir ileri adımdır. Ancak ne bu ileri adımı savunmak kendi ülkesinde devrimci politika geliştirme görevinin tamamlanması anlamına gelebilir, ne de bu ileri adımın çeşitli örneklerde dünya devrimini ileri çektiği iddia edilebilir. Sonuçta, genel olarak gelişmiş kapitalist ülkelerde işçi sınıfının ve komünist partilerin belli bir statükoya oturmalarına ve devrim süreçlerinin azgelişmiş kıtalara kaymasına tanık olunmuştur.

Sovyetler Birliği yetmiş yılı aşkın süre bir dizi dönemden geçerek, sorunları aşarak ve aynı zamanda kimi sorunları da biriktirerek yaşadıktan sonra, bizzat SBKP liderliğinin çözülmesiyle kendini gösteren bir yıkıma uğramıştır. Bu sonuç, Sovyetler Birliği’nin iç süreçleri kapsamında kapalı devre olarak değil, kapitalizm ve sosyalizm arasında dünya çapında süren sınıf mücadeleleri bağlamında ele alınmalıdır. Reel sosyalizmin çözülüşü, emperyalizm ile sosyalizm, sermaye ile işçi sınıfı arasındaki mücadelede ilk tarafın kazandığı bir ara zafer, bir muharebe olarak görülmelidir. Sosyalist ülkeler açısından bu yenilgi bir karşı-devrimdir.

Karşı-devrim 1990’lardan itibaren demokrasinin ve özgürlüklerin zaferi olarak kutsanıyor. Bu çarpıtmaya karşı söz konusu dönemin öğrenilmesi her komünist için önemli bir gereksinimdir. Çözülüşe Avrupa dışındaki kimi sosyalist ülkeler direnmeyi başarmıştır. Bu ülkeler arasında, özellikle gücünü halkın mücadelesinden alan ve sosyalist ilkelere kıskançlıkla sahip çıkan, Küba’nın deneyimi son derece değerlidir.

Ek Okumalar

• Metin Çulhaoğlu, Tarih Türkiye Sosyalizm, Gelenek yayınları (İlk üç bölüm)
• David Fernbach, Siyasal Marx, Dactylos yayınları
• Lenin, “Marksizmin Üç Bileşen Bölümü”, Marksist Felsefe Kılavuzu, (Marx – Engels – Lenin) içinde s.38-43, NK yay.
• Lenin, Ne Yapmalı, Sol yayınları
• Lenin, Emperyalizm, Sol yayınları
• Lenin, Nisan Tezleri, Sol yayınları
• Marx ve Engels, Komünist Parti Manifestosu, Yazılama yayınları
• Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, önsöz, Sol yay.
• Erkin Özalp, “Manifesto’ya dair”, Komünist Parti Manifestosu içinde, Yazılama yay
• David Riazanov, Marx-Engels, Hayatı ve Eserlerine Giriş, Belge yayınları

Sorular

1. Karl Marx ve Friedrich Engels’in geliştirdikleri Marksizm, toplumların sürekli bir hareket içinde olduklarını ortaya koyuyor. Bu hareketin nasıl uğraklara varacağı, nasıl toplumsal biçimlerin şekilleneceği ne önceden belirlenmiş bir kadere ne de keyfi rastlantılara bağlıdır. Marksizm hem tarihin belli bir doğrultusu olduğunu, hem de yine tarihin sınıf mücadelelerinin ürünü olduğunu savunur. Bu yaklaşımları tartışınız.
2. Kapitalizm ve işçi sınıfı öncelikle Avrupa’da gelişti. Marksizm de bu zeminde doğdu. Bu durum Marksizmin evrensel geçerliliğine gölge düşürür mü?
3. Burjuva devrimleri işçi sınıfını siyasal mücadeleye davet etmişti. Kapitalizmin gelişmesi işçi sınıfının da yaygınlaşmasına ve güç kazanmasına zemin sağladı. Manifesto, burjuva devriminin ve kapitalizmin ilerleyişinin işçi sınıfının önünü açacağını ve sosyalizmi yakınlaştıracağını ileri sürüyordu. Ancak Batı Avrupa işçi sınıfları devrimci bir yolda ilerlemediler. Manifesto yanıldı mı?
4. Marksizmin temel kavramları arasında sayabileceğimiz artı-değer sömürüsü, üretici güçler ve üretim ilişkileri arasındaki çelişki, proletarya diktatörlüğü kavramlarını tanımlamayı deneyiniz. Bu tanımlamaları derinleştirecek tartışma soruları ortaya atabilir misiniz?
5. Lenin’in Marksizme katkıda bulunduğunu söylüyoruz. Lenin bu katkıyı yaparken kendisini önceleyen bazı Marksist kişi ve akımlarla da karşı karşıya gelmiştir. Bu tartışmaların bazı temel başlıklarını ve Lenin’in getirdiği yenilikleri sıralayabilir misiniz?
6. Lenin tekelci kapitalizmin emperyalizme dönüştüğünün ve bu çağın bir gericilik ve savaş çağı olduğunun altını çizer. Peki, tekelci aşamanın öncesindeki serbest rekabet kapitalizmi ilericilik ve barış çağı mıdır?
7. Lenin, emperyalizme yönelik temel bakışının yanı sıra, 20. yüzyılı sosyalist devrimler çağı olarak da ilan etmiştir. Buradan hareketle, gericilik ve savaş gibi olguların devrimi yakınlaştırdığı veya devrimin ön koşulu oldukları, paralel biçimde baskı ve şiddetin kitleleri devrimcileştireceği söylenebilir mi?
8. Geleneksel sol, reel sosyalizm, Komintern geleneği, Marksist-Leninist partiler gibi adlandırmalar birbirine yakın kavramlaştırmalardır. Bu adlandırmaların sizde ne uyandırdığından söz eder misiniz?
9. Sosyalist devrim en gelişkin kapitalist ülkelerde başlamamıştı. Reel sosyalizm en gelişkin sosyalist ülkelerde çözülürken azgelişmiş sosyalist ülkelerde tutundu. Bu bir çelişki midir? Tartışınız.
10. Birinci oturumda Marksizmin Temelleri başlıklı çerçeve metnimizde İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya gibi ülkelerde kapitalizmin farklı yollardan geliştiğinden söz edildi. Türkiye, bu bağlamda, hangi açılardan hangi ülkeleri çağrıştırıyor?