Erkin Özalp, Komünist 249, 20 Ocak 2006
Yanlış sayılamayacak yaygın kanaate göre, Lenin, “Ne Yapmalı?” adlı kitabında örgütü, “İki Taktik” ve “Nisan Tezleri”nde ise devrim stratejisini ele alır. Ama açıkçası, Ne Yapmalı’sız bir strateji tartışmasının, en az İki Taktik ve Nisan Tezleri’ni bir yana bırakarak yürütülecek bir örgüt tartışması kadar güdük kalacağını bilmek gerekiyor.
“Ne Yapmalı?”, adı üzerinde, “ne” yapılması gerektiği ile ilgili bir kitaptır. “Nasıl” yapılması gerektiği ile ilgili bir kitap değil... Ne Yapmalı’nın leninist öncülük ve örgüt teorisi ile ilgili en önemli başvuru kaynağı haline gelmesini sağlayan da budur.
Bu noktayı açmadan önce, kitabın yazıldığı dönemde farklı kesimlerin “ne yapmalı” sorusuna verdikleri yanıtları hatırlayalım...
Farklı yaklaşımlar
Rusya’nın devrimci demokratları olan narodnikler, farklı eğilimleri barındırmakla birlikte, henüz kapitalistleşme sürecine girmediğini ya da bu süreçte çok yol almadığını düşündükleri ülkelerinin, kapitalizm aşamasını atlayarak sosyalizme sıçraması için mücadele ediyorlardı. Devrimi köylülük yapacaktı. Sosyalizm de, Rus kırlarında zaten bulunduğu varsayılan devrimci değerlere yaslanacaktı. “Halka gidiş”ten çara suikast düzenlemeye kadar pek çok eylem türüne başvuran narodniklerin yüzü geçmişe dönüktü.
Bir burjuva demokrat aydın hareketi olarak görülebilecek olan “legal marksistler”, Rusya’nın hızla kapitalistleşebilmesi için, burjuvazinin çarlık düzenine karşı yürüttüğü mücadelenin desteklenmesi gerektiğini savunuyorlardı. Kapitalizmin gelişmesi için burjuvazinin iktidara gelmesi, yani “burjuva demokratik devrim”in gerçekleşmesi gerekiyordu.
Rus sosyal demokrasisinin (bugün kullanılan deyimle sosyalistlerinin) sağ kanadında yer alan menşevikler, siyasal mücadelenin içinde olmaları ve işçi sınıfını örgütlemeye çalışmaları dışında, legal marksistlerle benzer bir yaklaşıma sahiptiler. Onlar da, Rusya’nın gündeminde bir burjuva demokratik devrimin bulunduğunu ve bu devrime de burjuvazinin öncülük edeceğini, etmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Devrim gerçekleştikten sonra, o zamana kadar burjuvaziyi ürkütmemeye de özen göstermiş olan işçi sınıfı, bağımsızlığını ilan edecek ve kendi devrimi için mücadeleye başlayacaktı.
20. yüzyılın başında, Rusya’nın temel sorunu, gerçekten de, çarlık düzeniydi. Giderek daha baskıcı bir diktatörlüğe dönüşmüş olan çarlığa karşı mücadele yürütmeden, çarlık düzenini yıkmadan, ülkenin hiçbir önemli sorununu çözmek mümkün değildi. Çarlığa karşı mücadele de, her şeyden önce, bir “demokrasi” mücadelesiydi.
Lenin’i ve bolşevikleri diğerlerinden ayıran, bu mücadeleyi kimin yürütmesi gerektiği konusundaki düşünceleriydi. Kapitalizmin Rusya’ya çoktan girmiş ve kayda değer bir gelişme göstermiş olduğunu vurgulayan Lenin’e göre, demokratik devrime, kararlı bir devrimci mücadele yürütmektense çarlıkla uzlaşmayı tercih eden görece zayıf burjuvazi değil, Rusya işçi sınıfı öncülük edebilirdi ve etmeliydi. İşçi sınıfı, köylülükle ittifak kurmayı da hedefleyerek, siyasal iktidar mücadelesi yürütmeliydi.
Trotskiy, bu tartışmaya, teorik açıdan üzerinde durulmayı hak eden, pratikte ise çok fazla anlam ifade etmeyen bir vurguyla katılmıştı: İşçi sınıfı, iktidara hangi bayrak altında gelirse gelsin (Rusya’nın gündeminde demokratik devrimin bulunduğu konusunda Trotksiy diğer marksistlerle hemfikirdi), bir kez iktidara geldikten sonra kendisini demokratik görevlerle sınırlandıramazdı. Burjuvazinin ve diğer gerici sınıfların direnişini kırmak için kamulaştırma gibi sosyalist önlemlerin alınması gerekecekti. Ayrıca, Rus köylülüğünün devrimci dinamizminin çok önemli olduğunu teslim eden Trotskiy, yine teorik bir noktayı ön plana çıkarıyor ve köylülüğün siyasal temsilci çıkaramayacağını, bu kesimin desteği alınsa bile “ittifak” kurulamayacağını savunuyordu.
Trotskiy’in katkısı pratikte çok fazla anlam ifade etmiyordu, çünkü dönemin en önemli ihtiyacı, demokrasi mücadelesi yürütülerek iktidara geldikten sonra ne tür bir sürecin yaşanacağını değil, işçi sınıfının devrimin öncü gücü haline gelmesi ve siyasal iktidarı alması için ne yapmak gerektiğini tarif etmekti. Köylülükle ittifak beklentisi ise (Ekim Devrimi’nden önce gerçekleşmedi), bolşevikler için, asıl görevi gölgede bırakacak bir ağırlığa hiçbir dönemde sahip olmadı.
Sorunun yanıtı
Lenin, Ne Yapmalı’da, iki temel hata tarif eder: İktisadi-sendikal mücadelenin siyasal mücadelenin önüne konması ve yerelcilik.
İşçi sınıfının öncelikle kendi iktisadi çıkarları için sendikal mücadele yürütmesi gerektiği düşüncesi ve bu mücadelenin sınıfın siyasal bilincini de adım adım geliştirmesi beklentisi, Lenin tarafından, yerden yere vurulur.
İşçilerin kendi patronlarına karşı yürüttükleri (ve komünistler olmasa da yürütecekleri) mücadeleyle devrimci bir sınıf haline gelmeleri mümkün değildir, çünkü bu mücadele düzen içi bir mücadeledir. Siyasal iktidar mücadelesiyle bağı kurulmayan kısa vadeli çıkar mücadeleleri, başarılı olunduğunda bile, burjuva ideolojisinin işçiler üzerindeki etkisini güçlendirir.
Tıpkı Marx gibi Lenin de, işçi sınıfının iktisadi sorunlarını küçümsediği için eleştirilmiştir. Tıpkı Marx gibi Lenin de, işçi sınıfının önüne siyasal iktidar hedefini koymuştur. Marx, 1848’de, Almanya işçi sınıfının öncelikli hedefinin ülkedeki mutlakiyetçi rejimi yıkmak olması gerektiğini savunmuştu. Lenin de, 1902’de, Rusya işçi sınıfının öncelikli görevinin çarlık rejimini yıkmak olduğunu savundu.
Bu yaklaşıma getirilen belli başlı iki itiraz var: Ertelemecilik ve bölücülük.
Ertelemecilik eleştirisine göre, leninistler, tüm sorunların çözümünü devrime havale ederek, bugünden çözüm bulunabilecek olan sorunlara gözlerini kapatmaktadır. Oysa mesele, güncel sorunların çözümü için mücadele yürütüp yürütmeme meselesi değil, güncel sorunlar ile nihai hedef arasında bağ kurma meselesidir. Ayrıca, nihai hedefi bir yana bırakanların güncel sorunlara daha iyi çözümler bulacakları hiç o kadar kesin değildir.
İkinci itiraz ise, henüz yeterince bilinçli olmayan işçilerin önüne siyasal iktidar hedefini koymanın sınıfı böleceği düşüncesine dayanır. Bu düşünce, bir yere kadar, doğrudur. Burjuva ideolojisinin kuşatması altındaki işçiler arasında bir bölünme yaratmadan, işçi sınıfı içinden öncü kollar çıkarmadan, siyasal iktidar mücadelesi yürütülemez. Ama dar çıkar mücadelesi çok daha bölücüdür. Dar çıkar mücadelesi, farklı sektörlerdeki, farklı işyerlerindeki hatta aynı işyerindeki işçilerin birbirlerini rakip olarak görmelerine neden olur. Dar çıkar mücadelesi, işçi sınıfı ile diğer toplum kesimleri arasındaki bağları da zayıflatır, işçi sınıfını yalnızlaştırır.
Siyasal iktidar mücadelesi, işçi sınıfının ülke ölçeğinde birleşmesinin tek yoludur. Ve bu mücadele, işçi sınıfının diğer toplum kesimlerine öncülük etmesinin de tek yoludur.
Lenin, işte bu nedenle, yerelciliğe de karşıdır. Ülke ölçeğinde yayın yapan merkezi bir haftalık gazete, Lenin için, yüzlerce ya da binlerce yerel yayından çok daha değerlidir. Çünkü onun derdi, işçi sınıfını ülke ölçeğinde birleştirmektir.
Ve Ne Yapmalı’da, ülke ölçeğindeki siyasal mücadelenin ne şekilde yürütülebileceğini, mümkün olduğunca somut örnekler üzerinden tartışır. Kitabı okurken dikkat edilmesi gereken bir konu, ilkesel yaklaşımlarla bunların 1902 Rusyası’ndaki somut karşılıkları arasındaki ayrıma dikkat etmektir.
İlkesel olan, işçi sınıfının siyasal iktidar için mücadele eden bir sınıf haline getirilmesidir. Bunun hangi somut başlık ve hedefler üzerinden gerçekleşeceği ise, yerine ve zamanına göre değişir. 1902 Rusyası’nda, temel sorun, daha önce tartışıldığı üzere, çarlık rejiminin yıkılmasıydı. Dolayısıyla, o dönemde, tüm sorunları çarlık rejimiyle ilişkilendirmek gerekiyordu.
Tüm bunların “kendiliğinden” bir şekilde gerçekleşemeyeceği, bir “öncülük” gereksinimine işaret ettiği açık olsa gerek.
Buraya kadar hiç anmadığımız “kendiliğindencilik”, yani işçi sınıfının ya da başka toplum kesimlerinin “tabandan gelen” dinamizmleriyle her tür sorunu çözecekleri, her tür engeli aşacakları hayalciliği, Ne Yapmalı’da yerden yere vurulan bir başka yaklaşım biçimidir.
İşçilerin güncel bilinç düzeyini yücelten her tür yaklaşım, ya burjuva ideolojisine bir övgüdür ya da bir boyun eğiş.
İşçi sınıfı, kendiliğinden bir şekilde, siyasal bilince ulaşma şansına sahip değildir. İşçi sınıfının güncel bilinç düzeyi ile tarihsel görevinin gerektirdiği bilinç düzeyi arasındaki mesafe, ancak “öncülük” yaparak kapatılabilir.
Leninizm, her şeyden önce, bir “öncülük” teorisidir.
Örgüt ise, öncülük yapabilmek için gereklidir.
Leninist öncülük ve örgüt teorisine ilişkin tartışmayı İki Taktik ve Nisan Tezleri üzerinden açacağız...
